Son günlerde 18 yaş altı çocukların karıştığı okul içi şiddet ve “okul terörü” başlığı altında yürüyen tartışmalar, ne yazık ki yine tanıdık bir yere savruluyor:
Daha fazla disiplin, daha fazla güvenlik, daha sert cezalar…
Oysa konu bu kadar yüzeysel değil.
Hatta bu klasik reflekslerle meselenin teşhis edilmesi bile artık mümkün değil.
Çünkü biz hâlâ okulun kapısına güvenlik koyarak, sınıfa kamera yerleştirerek, öğretmenin otoritesini artırarak çözüm arıyoruz.
Ama çocuk çoktan okuldan çıktı.
Zihnen, kültürel olarak, davranış olarak…
Ve asıl mesele burada başlıyor.
Bugünün çocuğu artık en çok okuldan, aileden ya da mahallesinden değil; dijital dünyadan etkileniyor.
Bu bir tespit değil, gerçepğin ta kendisidir.
Eskiden çocuk;
Aileden edep,
Okuldan bilgi,
Çevreden karakter alırdı.
Bugün ise tablo tersine döndü.
Çocuk;
Karakterini sosyal medyada kuruyor,
Reflekslerini dijital oyunlarda geliştiriyor,
Kimliğini ise görünmez ağlarda şekillendiriyor.
Ve en tehlikeli kısmı şu:
Biz bunun ne kadarının farkındayız?
Çocuklarımız saatlerce çevrimiçi oyunlarda…
Kimlerle konuştuğunu bilmiyoruz.
Hangi dili öğrendiğini bilmiyoruz.
Hangi öfkeyi, hangi düşmanlığı, hangi aidiyeti edindiğini bilmiyoruz.
Daha açık söyleyelim:
Bugün çocuklarımız sadece oyun oynamıyor.
Eğitiliyor.
Ama kim tarafından?
İşte bu sorunun cevabı yok.
Çünkü artık karşımızda sadece “bağımlı bir gençlik” sorunu yok.
Karşımızda, dijital mecralar üzerinden yönlendirilen, organize edilen, hatta gerektiğinde sokağa sürülebilen bir nesil riski var.
Bu nedenle okul baskınları, şiddet olayları, organize gençlik hareketleri gibi başlıklar sadece birer “asayiş olayı” değildir.
Bunlar, daha büyük bir tablonun küçük parçalarıdır.
Ve o büyük tablo şunu söylüyor:
Bu mesele eğitim meselesi olmaktan çıkmıştır.
Bu mesele güvenlik meselesi olmanın da ötesine geçmiştir.
Artık bu alan;
Doğrudan doğruya dijital güvenlik,
siber alan kontrolü,
ve giderek istihbarat meselesi haline gelmiştir.
Çünkü klasik yöntemlerle bu süreci kontrol etmek imkânsızdır.
Bir öğretmen, öğrencinin zihnine giren dijital içeriği denetleyemez.
Bir polis, sanal ortamda kurulan görünmez örgütlenmeleri klasik yöntemlerle tespit edemez.
Bir aile, çocuğun elindeki telefonun arkasındaki dünyayı kontrol edemez.
Bugün çocuk;
Evde değil, ekranda büyüyor.
Aileyle değil, algoritmalarla konuşuyor.
Gerçek hayatla değil, dijital senaryolarla şekilleniyor.
Ve acı gerçek şu:
Anne-baba ile çocuk arasındaki bağ, birçok durumda artık sadece biyolojik bir bağa indirgenmiş durumda.
Doğuruyoruz.
Büyütüyoruz.
İhtiyaçlarını karşılıyoruz.
Ama kim yetiştiriyor?
İşte bu sorunun cevabı, bugünkü krizin merkezinde duruyor.
Bugün çocuğun terbiyesini kim veriyor?
Ahlakını kim şekillendiriyor?
Öfkesini kim yönlendiriyor?
Eğer bu sorulara net cevap veremiyorsak,
okulda yaşanan hiçbir olayı doğru okuyamayız.
Bu yüzden “okul terörü” tartışmasını sadece disiplin yönetmeliğine sıkıştırmak,
ya da birkaç güvenlik tedbiriyle çözmeye çalışmak,
bize sadece zaman kaybettirir.
Artık yeni bir kavrama ihtiyacımız var:
Dijital jandarma. Dijital polis. Dijital istihbarat.
Çünkü mesele sokakta değil, ekranda başlıyor.
Ve ekranda büyüyen bir sorunu sokakta bastırmak mümkün değil.
Eğer bu sistemler kurulmazsa,
çocuklarımızın kimlerin etkisi altında şekillendiğini,
hangi dijital orduların parçası haline geldiğini,
hangi amaçlar için yönlendirildiğini anlamamız mümkün olmayacak.
Ve o zaman yaşanan her olay,
sadece bir “sonuç” olarak önümüze düşecek.
Oysa yapılması gereken, sonucu tartışmak değil;
süreci görmek.
Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz şey,
kontrolünü kaybettiğimiz bir nesil değil,
kontrolünü hiç kuramadığımız bir dijital düzenin içinde büyüyen bir nesildir.
Ve bu nesli anlamadan,
bu düzeni çözmeden,
hiçbir tedbir gerçek çözüm olmayacaktır.
















