12 Eylül 1980’in üzerinden 46 yıl geçti.
Türkiye bugün hâlâ 12 Eylül’ü konuşuyor.
Darbe oldu, siyaset askıya alındı, partiler kapatıldı, binlerce insan gözaltına alındı, işkenceler yaşandı, idamlar oldu…
Hatta üzerine 28 Şubat, 15 Temmuz oldu...
Ama 12 Eylül’ü yalnızca bir askerî darbe olarak okumak, Türkiye’nin asıl kaybını görmemek olur.
Çünkü Türkiye’nin kaybettiği sadece demokrasi değildi.
Türkiye, nesillerini kaybetti.
Ve bu kayıp 12 Eylül sabahı başlamadı.
Asıl hikâye daha geriye gidiyor.
1960’a…
27 Mayıs’tan sonra yalnız siyaseti değil, insan gücümüzü de kaybettik
27 Mayıs 1960 darbesi Türkiye’nin siyasi düzeninde büyük bir kırılma meydana getirdi.
Fakat aynı yıllarda başka bir süreç daha başladı.
Türkiye’nin genç nüfusu, kendi ülkesinin kalkınmasında kullanılmak yerine Avrupa’nın sanayi ihtiyacını karşılayan bir işgücüne dönüştü.
1961’de Cunta ve İnönü hükümetlerinin Almanya ile imzaladığı işgücü anlaşması bunun başlangıç noktalarından biriydi.
Türkiye’den Avrupa’ya yüz binlerce insan gitti. Hemde ağızları, dişleri dahil incelenerek...
Başlangıçta bunun adı “işçi göçü”ydü.
Gençleri yurtdışına göndererek, İşsizliği azaltacaktık.
Döviz kazanacaktık.
İnsanlarımız para biriktirip geri dönecekti.
Fakat meseleye bugün geriye dönüp baktığımızda başka bir tablo görüyoruz.
Türkiye genç ve çalışabilir nüfusunun önemli bir bölümünü Avrupa’nın üretim sistemine gönderdi.
Ve bunu sadece işçi göndermek olarak değerlendirmek eksik kalır.
Çünkü gönderdiğimiz şey yalnızca emek değildi.
İnsan gücüydü.
Gençlikti.
Mesleki tecrübeydi.
Üretme kabiliyetiydi.
Ailelerdi.
Çocuklardı.
Gelecek kuşaklardı.
Türkiye kendi insanını adeta köle gibi Avrupa sanayisinin emrine verdi.
“Köle” kelimesini burada emeğin ve insan gücünün başka bir ülkenin ekonomik büyümesine tahsis edilmesini anlatan ağır bir siyasi ve ekonomik mecaz olarak kullanıyorum.
Çünkü Avrupa bizim insanımızın emeğinden yararlanırken, biz bunu yalnızca Türkiye’ye gelen döviz üzerinden değerlendirdik.
Oysa konu döviz değildi.
Asıl konu, o insanın Türkiye’de üretseydi ortaya çıkaracağı toplam değeri kaybetmemizdi.
Sanayileşmeyi, teknolojiye hakimiyetimizi, üretimi kaybetmemiz...
Türkiye’ye gelen para, Avrupa’da üretilen toplam değerin küçük bir bölümünü temsil ediyordu.
Biz dövizi kazanç sandık.
Asıl sermayenin insan olduğunu göremedik.
Sonra 68 kuşağını kaybettik
Türkiye bununla da yetinmedi.
Avrupa’ya gönderdiğimiz bir neslin ardından, ülke içinde yetişen başka bir genç nesli de siyasi çatışmaların içine sürükledik.
1968 kuşağı…
Türkiye’nin belki de en hareketli, en sorgulayıcı, en idealist gençliği.
Üniversitelerdeydi.
Bilim istiyordu.
Adalet istiyordu.
Bağımsızlık istiyordu.
Daha iyi bir Türkiye istiyordu.
Fakat Türkiye bu gençliği üniversitelerde bilimle, laboratuvarlarda teknolojiyle, fabrikalarda üretimle, siyasette demokratik rekabetle buluşturmak yerine sokağın çatışmasına teslim etti.
Sağ-sol çatışması büyüdü.
Gençler birbirine düşman edildi.
Birbirinin dayanışmasına giden gençlerin yerine birbirine silah doğrultan gençler geldi.
Türkiye'nin geleceğini kurabilecek insanlar, Türkiye'nin geleceğini konuşmak yerine birbirleriyle mücadele eder hale geldi.
Bir nesli Avrupa’ya gönderdik.
Bir nesli de kendi sokağımızda kendi kendimize tükettik.
12 Eylül geldiğinde aslında kayıp çoktan başlamıştı. Tüm bunları yine ağır travmalara neden olan askeri darbe ile taçlandırdık.
12 Eylül 1980 geldiğinde Türkiye yalnızca siyasi bir darbe yaşamadı.
Bir kuşağın üzerine ağır bir kapı kapandı.
Siyaset susturuldu.
Üniversiteler susturuldu.
Gençlik susturuldu.
Sendikalar susturuldu.
Toplum susturuldu.
Ama daha önemlisi, Türkiye'nin gençleri siyasetten ve kamusal hayattan uzaklaştırıldı.
Oysa bir ülkenin gençliği siyasetten uzaklaştırıldığında siyaset ortadan kalkmaz.
Sadece gençlerin siyaseti şekillendirme gücü ortadan kalkar.
Türkiye bunun bedelini yıllarca ödedi.
Ardından başka bir nesli de terörün girdabında kaybettik
1980'lerin ortalarından itibaren Türkiye bu kez bölücü terörün ağır güvenlik ve toplumsal maliyetiyle karşı karşıya kaldı.
1980'lerin ikinci yarısı…
1990'lar…
2000'lerin ilk yılları…
Türkiye'nin enerjisinin çok büyük bölümü güvenlik sorunlarına aktı.
Binlerce şehit verdik.
Dağlarda gençler öldü.
Köyler boşaldı.
Şehirlerde güvenlik endişesi büyüdü.
Kamu kaynakları üretime, eğitime ve kalkınmaya ayrılmak yerine güvenlik harcamalarına yöneldi.
Ama en ağır kayıp yine insandı.
Bir tarafta terör örgütlerinin eline düşen gençler, diğer tarafta onları durdurmak için hayatını kaybeden asker ve güvenlik görevlileri…
Türkiye bir başka neslini daha kaybetti.
Bu kez sokakta sağ-sol kavgasıyla değil, terör ve güvenlik girdabında.
Peki bu nesilleri kaybetmeseydik?
Asıl sormamız gereken soru budur.
Türkiye bugün ne kadar daha zengin olurdu?
Bence asıl soru bu değil.
Asıl soru şudur:
Nasıl bir Türkiye olurduk?
Eğer 1960'lı yıllarda genç insanımızın önemli bölümünü Avrupa'ya göndermek yerine kendi ülkemizin sanayileşmesine yönlendirebilseydik…
Eğer 1968 kuşağını sokak çatışmalarında tüketmek yerine üniversitelerde, bilimde, teknolojide ve siyasette değerlendirebilseydik…
Eğer 12 Eylül'le gençliğin siyasal ve entelektüel enerjisini kesmeseydik…
Eğer 1980'lerden itibaren terörün içine düşmeseydik…
Bugünkü Türkiye yalnızca daha zengin bir Türkiye olmayabilirdi.
Daha eğitimli bir Türkiye olabilirdi.
Daha üretken bir Türkiye olabilirdi.
Daha güçlü üniversitelere sahip olabilirdi.
Daha güçlü bir bilim ve teknoloji altyapısı kurabilirdi.
Kendi mühendislerini, bilim insanlarını ve teknisyenlerini daha fazla ülkede çalıştırabilirdi.
Anadolu'nun şehirleri bugün olduğundan çok daha farklı gelişebilirdi.
Kültür ve sanat hayatımız daha güçlü olabilirdi.
Şehirlerimiz daha yaşanabilir olabilirdi.
İnsanlarımız geleceğe daha güvenle bakabilirdi.
Ve belki de en önemlisi:
Türkiye'nin dünyadaki ağırlığı bugünkünden çok daha farklı olabilirdi.
Çünkü ülkelerin gerçek sermayesi fabrikaları değil, insanlarıdır
Bir ülkenin fabrikasını yeniden kurabilirsiniz.
Bir yolu yeniden yapabilirsiniz.
Bir şehri yeniden imar edebilirsiniz.
Ama kaybettiğiniz bir nesli geri getiremezsiniz.
Bir bilim insanının çocukluğunu geri getiremezsiniz.
Bir mühendisin gençliğini geri getiremezsiniz.
Bir sanatçının üretmediği eserleri yeniden üretemezsiniz.
Bir girişimcinin kurmadığı şirketi sonradan kuramazsınız.
Bir öğretmenin yetiştiremediği öğrencileri geri getiremezsiniz.
İnsan kaybının telafisi yoktur.
Bu nedenle Türkiye'nin 1960'tan sonraki tarihine yalnız darbeler, hükümetler, seçimler ve ekonomik krizler üzerinden bakmak yeterli değildir.
Bir de şu soruyu sormalıyız:
Türkiye hangi insanlarını, hangi dönemlerde, neden kaybetti?
Bu sadece bizim beceriksizliğimiz miydi?
Burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor.
Bütün bunlar yalnızca siyasi basiretsizliklerin, yanlış politikaların ve kötü yönetimlerin sonucu muydu?
Yoksa Türkiye'nin içinde bulunduğu uluslararası sistemin, Soğuk Savaş'ın, ekonomik bağımlılıkların, ideolojik kamplaşmaların ve dış müdahalelerin de bunda payı var mıydı?
Bu sorunun cevabını tek bir “gizli plan” üzerinden vermek kolaycılık olur.
Ama sorgulanması gereken en önemli gerçek budur.
Türkiye'nin yaşadığı bütün felaketleri tek merkezden yönetilmiş bir projeye bağlamak tarihsel gerçeklikle açıklamak zor ama yabanada atılamaz.
Fakat başka bir gerçek de var:
Türkiye kendi içindeki zaaflarla, dış dünyanın çıkarlarının kesiştiği dönemlerde çok ağır bedeller ödedi.
27 Mayıs…
12 Mart…
12 Eylül…
1980'lerin ortasından itibaren terör…
1990'ların siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkları…
Bunların her birinin kendi iç dinamikleri vardı.
Ama hepsinin ortak bir sonucu oldu:
Türkiye'nin enerjisi kalkınmaya değil, krizleri aşmaya harcandı.
İşte asıl kayıp burada.
Bugün aynı hikâyenin başka bir versiyonunu mu yaşıyoruz?
Bugün 1960'larda olduğu gibi Avrupa'ya “işçi” göndermiyoruz.
Ama başka bir şey oluyor.
Bugün Türkiye'den yine doktorlar gidiyor.
Mühendisler gidiyor.
Akademisyenler gidiyor.
Yazılımcılar gidiyor.
Bilim insanları gidiyor.
İyi eğitim almış gençler gidiyor.
Dün Avrupa'ya işçi gönderiyorduk.
Bugün yetişmiş insan gönderiyoruz.
Ve yine aynı hatayı yapıyoruz.
Parasal ve gecim şartlarını konuşuyoruz
Oysa gitmeyip Türkiye'de kalsaydı bu ülkeye katacağı değeri konuşmamız gerekiyor.
Bunun icin neler yapılması gerektiğini konuşmamız gerekiyor. Neden halen devlet aklı varsa neden tedbir almıyor...
Bir doktorun yalnız maaşı değildir mesele.
Bir mühendisin yalnız aldığı ücret değildir.
Bir akademisyenin yalnız üniversitedeki görevi değildir.
Bunların her biri insan sermayesidir.
Türkiye bugün yeni bir nesli kaybediyor mu?
İşte 12 Eylül'ün yıldönümünde asıl sormamız gereken soru budur.
Türkiye artık gençlerini sağ-sol çatışmasında kaybetmiyor.
Dağlarda da kaybetmek zorunda değil.
Ama onları başka bir şekilde kaybedebilir.
İşsizlikle…
Umutsuzlukla…
Eğitim ile meslek arasındaki kopuklukla…
Liyakat sorunuyla…
Gelecek kaygısıyla…
Yurt dışına gitme arzusuyla…
Ve en tehlikelisi:
Kendi ülkesinde gelecek kurabileceğine olan inancını kaybetmesiyle…
Bir ülkenin gençleri “Ben burada geleceğimi kuramam” demeye başladığında, o ülke yalnız nüfus kaybetmez.
Gelecek kaybeder.
Asıl siyasi mesele hâlâ değişmedi
Bugün Türkiye'de iktidarlar genelde de yerelde de değişebiliyor.
Muhalefet değişiyor.
İttifaklar değişiyor.
Siyasi söylemler değişiyor.
Seçim hesapları değişiyor.
Ama Türkiye'nin temel meseleleri değişmiyor. Sorunlarına bakış değişmiyor. Söylemler, kısır siyasi söylemler değişmiyor.
Eğitim…
Üretim…
Adalet…
Liyakat…
Bilim…
Teknoloji…
Gençlik…
İstihdam…
Şehirlerin yaşanabilirliği…
Beyin göçü…
Toplumsal barış…
Bunların hiçbiri 5 yıllık seçim takvimine sığmaz.
Bunlar üzerine kalıcı politikalar üretilemiyor.
Geleceği inşaa edecek fikirler kısır kalıyor.
Bununla birlikte Türkiye'nin siyasi sistemi hâlâ büyük ölçüde seçimden seçime yaşayan bir anlayışın içine sıkışmış durumda.
Oysa bir ülkenin geleceği seçim takviminden daha uzundur.
Bir neslin geleceği 5 yıldan uzundur.
Artık yeni bir nesli kaybetme lüksümüz yok
12 Eylül'ün üzerinden 46 yıl geçti.
Bu ülke çok büyük acılar yaşadı.
Darbeler gördü.
İdeolojik çatışmalar gördü.
Terör gördü.
Ekonomik krizler gördü.
Göçler gördü.
Siyasi bölünmeler gördü.
Fakat bütün bunların içerisinde en az konuştuğumuz şey, kaybettiğimiz insan gücü oldu.
Bir nesli Avrupa'ya verdik.
Bir nesli sokakta tükettik.
Bir nesli terörün ve güvenlik çatışmasının içinde kaybettik.
Şimdi başka bir neslin geleceğini kaybetmesine izin vermemeliyiz.
Çünkü Türkiye'nin gerçek beka meselesi yalnız sınırlarının güvenliği değildir.
Asıl beka meselesi, ülkenin vizyonudur, kendi çocuklarına nasıl bir ülke bırakacağıdır.
Çocuklarımızın başka ülkelerde iş aramak zorunda kalmadığı…
Gençlerin bilim yapmak için ülkesini terk etmediği…
Mühendisin kendi ülkesinde proje kurabildiği…
Doktorun burada kalmak istediği…
Akademisyenin dünyaya Türkiye'den seslenebildiği…
Sanatçının özgürce üretebildiği…
İşçinin emeğinin karşılığını alabildiği…
Ve gençlerin “Bu ülkede benim de bir geleceğim var” diyebildiği bir Türkiye…
İşte bizim asıl hedefimiz bu olmalı.
Çünkü tarih bize çok pahalı bir ders verdi:
Bir ülke toprağını kaybetmeden de geleceğini kaybedebilir.
Türkiye'nin artık kaybedecek bir nesli daha yok.
Çünkü kaybettiğimiz her nesil, aslında Türkiye'nin geleceğinden eksilen bir parçadır.















