Suyu kaybederseniz, kıyılarınızı, ticaretinizi, geleceğinizi kaybedersiniz — hem denizde hem karada strateji şart.
Kıymetli okurlarım…
Şöyle kafamızı kaldırıp haritaya bir bakalım.
İki yarımadanın, altı tarafı sularla çevrili topraklarında yaşıyoruz.
Yani suyun ortasında… Ama suyun kıymetini hâlâ öğrenememiş bir millet gibiyiz.
Bir tarafımız “Adalar Denizi” ile çevrili, diğer tarafımız üç denizi kucaklıyor.
Bu kadar suyun içine doğmuş bir devletin, “çok kudretli” bir deniz gücü olması gerekir.
Olmalıydı.
Ama “olmak” zorunda olduğu hâlde kendini hep kara sınırlarında avutmuş bir devlet olduk.
Donanma dediğin, hem ticaret yollarını hem de su altını hem de hava sahasını tartışmasız kontrol eder.
Eğer etmezsen…
Tarihin arka sokaklarında üç kere olduğu gibi, baskına uğrar; donanmanı yakarlar.
“Coğrafya kaderdir” demiş ya hani…
Deniz, kaderin ince yeridir.
Adalar meselesi ise yumuşak karnımız.
Kimse söylemez, söyleyemez; ben söyleyeyim: O coğrafya çarpınca moraran yerin bizdeki karşılığıdır.
Bu kadar denizle çevriliyseniz, bir diğer zorunluluğunuz da güçlü bir balıkçılık filosudur.
Tabii “balıkçı teknesi” değil, “denizde hak iddia eden” filodan bahsediyorum.
Bizde yok.
Biz daha hâlâ sahilde oltayı suya sallayıp “bereketliymiş” diye avunuyoruz.
Yetmez mi?
Maden arayan, petrol bulan, gaz tespit eden yüksek teknoloji gemileri gerek.
Bu teknolojiyi üretecek üniversiteler, araştırma merkezleri gerek.
Limanlar, tersaneler gerek.
Ve hepsini koordine edecek siyasi ciddiyet gerek.
Denizde durum böyle.
Gelelim karaya…
Ülkeden akan her damla su kayıtlı olmalı.
Baraj, yer altı depolama, yağmur suyu yönetimi, gri su dönüşümü…
Bunlar hayal değil; “medeniyet” dediğin tam olarak budur.
Su yönetimi, kahvehane sohbeti değildir.
İnovasyondur, mühendisliktir, stratejidir.
“Sınır aşan sular” konusuna girince iş kızışır.
Komşuların hırsı, devletçiklerin iştahı, terör yapılarının arkasındaki akıllar…
Hepsinin gözü sudadır.
Dikkat edin; toprak değil…
Su.
Bazı ülkelerin dış politikası, suya dayalı “agresif askeri” güce yaslanıyor.
Bazı iddialar, bölgenin iki önemli su kaynağının siyasi ve dini sembollere bile işlendiğini söyler.
Binlerce yıl önce yazılmış metinlere referansla modern harita çizen bir zihniyet…
Tekrar söylüyorum: Su, kâğıt üzerinde çizilmez.
Haritada çizilir.
Haritayı da güçlü olan çizer.
İki devletin sınırı hâlâ belirsiz:
İsrail ve Rusya.
Biri su üzerinden, biri sahadan konuşur.
Coğrafyayı okuyamayan, gün gelir coğrafyanın altına gömülür.
Ve en can alıcı mesele…
Bazı iddialara göre ülkedeki su firmalarının hatırı sayılır kısmı yabancıların eline geçti.
Sektör, ağırlıklı olarak belirli kökenli yatırımcıların kontrolüne geçmiş durumda olduğu söyleniyor.
Tekrarlıyorum: iddia.
Ama iddiası bile midede ağırlık yapıyor.
Su, bağımlılık kabul etmez.
Su silahını önce ekonomide, sonra diplomaside geri almak gerekir.
Yoksa elinizde sadece plastik bir şişe kalır.
Bakın sevgili okurlarım…
Kurşun biter, barut biter, petrol tükenir, gaz söner.
Su tükenirse ulus da tükenir.
Biz bu suların kıyısına sadece güneşlenmeye geldik sanırsak,
bir gün bu sular bize karanlığı getirir.
O yüzden mesele “su içmek” değil,
suyu yönetmektir.
Suyu yöneten, geleceği yönetir.
Suyu kaybeden, kaderini başkasının elinde tutar.
Ve inanın…
O gün geldiğinde, susuzluk değil; pişmanlık yakar.















