Kıymetli okurlarım…
Biraz tarih, her zaman iyidir.
İnsanlık, yüzyıllar boyunca elindeki değerleri takas etmek için türlü yöntemler geliştirdi. Bir dönem, kimi toplumlarda renkli taşlar kıymetliydi. Bazılarında deniz kabukları. Kiminde ise ağaçlardan elde edilen tohumlar… Fakat hepsinin ortak bir şartı vardı: Az bulunacak… Bir otorite tarafından tanımlanacak… Ve toplumun üzerinde anlaştığı “değişim aracı” işlevini görecekti.
Kara halkıysanız deniz kabuklarıyla alışveriş eder, denizin çocuğuysanız karadan çıkan taşları para yerine kullanırdınız. Sonra madeni çağlar geldi; altın ve gümüş sahneye çıktı. Çürümezlikleri, dayanıklılıkları ve parıltıları insan gözünde değer kazandı.
O dönemler imparatorlukların, fetihlerin, işgallerin, acımasız savaşların gölgesinde geçti…
Yakın zamanda yaşanan dönüşüm ise başka. Bir gün altına tanımlanan dolar vardı. Sonra sadece birkaç sent maliyeti olan o meşhur “kâğıt para” devri başladı. Ardından petrolün sırtına yüklenip “petrodolar”a dönüştü. Bugün ise başka bir evredeyiz. Para artık yalnızca bir ödeme aracı değil, küresel güç oyununun merkez taşı.
Paranın iki işlevi var.
Biri mekânı etkiler: Günün içinde, bulunduğumuz anda alışverişe aracılık eder.
Diğeri zamanı: Kazandığımız iş gücünün karşılığını geleceğe taşır. İşte o sıra dışı kısım budur. Kâğıt bir şey, enerjimizi zamana aktarıyor. Bir tür küçük zaman makinesi… Bugün çalışıp yarını satın alıyoruz.
Ancak tarihin bize anlattığı ince bir ayrıntı daha var:
Bu ikinci işlevi, yani satın alma gücünü geleceğe taşıma kabiliyetini, her para yerine getiremez. O only “sarı metal” yapar: Altın. Ardından gümüş, platin ve diğer kıymetli metaller…
Tarihe dönüp baktığınızda ilginç bir sebep–sonuç ilişkisi görürsünüz. Savaş ihtimali belirir belirmez; devletler, şirketler ve bireyler kıymetli metallere yönelir.
Depolar dolar.
Kasalar kapanır.
Kuyumculara kuyruk uzar.
Birinci Dünya Savaşı’nda böyleydi.
İkinci Dünya Savaşı’nda böyleydi.
Ve 2020’den bu yana yine böyle…
Merkez bankaları altın topluyor.
Devletler rezervlerini şişiriyor.
Vatandaşlar eline geçen imkânla biriktirmeye çalışıyor.
Peki tesadüf mü?
Tarih tesadüf sevmez. Şüpheyi, ihtiyatı sever.
Ufukta bir yerlerde, sisli bir siluet var.
Belki savaş değil, belki küresel bir gerilim, belki ekonomik altüst oluş…
Adını koymak zor.
Ama tedbir almayı reddetmek daha zor.
Birileri “Korku satıyorsunuz.” diyebilir.
Hayır efendim.
Yangın merdiveni yaptırmak yangın istemek değildir.
Kriz zamanlarında satın alma gücünü korumak isteyenlerin kırmızı çizgisi ilk günden bellidir:
Altın…
Gümüş…
Platin…
Değerli metal neyse…
Kimseye yatırım tavsiyesi vermiyoruz!
Sadece tarihî refleksi hatırlatıyoruz.
İstatistiği, sosyolojiyi, ekonomi-politikayı gösteriyoruz.
Tedbir; kıyamet tellallığı değildir.
Tedbir; aklın sigortasıdır.
Bugün, sessizce artırılan rezervler…
Yarın, volatil piyasalar…
Sonra, şaşırtıcı gelişmeler…
Tarih böyle yazılır.
Çünkü tarih, hep aynı ritimde tekrar eder.
Sadece kulak veren anlar.
O yüzden…
Hazırlıksız yakalanmayın.
Okuyun.
İzleyin.
Kulağınızı dünyaya açın.
Gelişmelerin akışını küçümsemeyin.
Kim bilir…
Belki yaklaşan ses bir tencere kapağının zırıltısıdır.
Belki de çelik palet gürültüsü.
Hangisi olursa olsun, insanın görevi bellidir:
Tedbirli olmak.
Tedbir alın dostlarım.
Geliyor, gelmekte olan…
















