Kıymetli okurlarım…
Dün gece dünya nefesini tuttu.
Saatler ilerledikçe, herkes aynı sorunun cevabını arıyordu:
Bir düğmeye basılacak mı?
Nükleer mi?
Daha yıkıcı bir şey mi?
Kimse bilmiyordu.
Ve tam o karanlık eşikte…
Sabah farklı bir tabloya uyandık.
Silahlar konuşmadı.
Diplomasi devreye girdi.
Ve dünya, en azından şimdilik, büyük bir felaket ihtimalinin kıyısından döndü.
Ama kimse kendini kandırmasın…
Bu bir son değil.
Bu sadece bir ara.
Dün yaşananlar bize bir gerçeği bir kez daha hatırlattı:
Artık savaşlar sadece sahada değil,
cümlelerle başlıyor.
Bir liderin ağzından çıkan tehdit,
dünyayı sarsmaya yetiyor.
Bir “ateşkes” kararı ise,
geçici de olsa, nefes aldırıyor.
Ve biz…
Tam bu tablonun ortasındayız.
Ama ateşin içinde değiliz.
Asıl mesele burada.
Türkiye…
Yıllardır büyük savaşların içine çekilmeden,
sahada etkinliğini artıran,
ama ana gücünü yıpratmayan bir strateji izliyor.
Bu bir tercih.
Bu bir plan.
ABD Başkanı Trump’ın kullandığı bir ifade var:
“Yıpranmamış bir ordu…”
Bu söz, sıradan bir cümle değil.
Bir tespit.
Türk Silahlı Kuvvetleri…
Sahada var.
Ama kontrolsüz bir şekilde tüketilmiyor.
Libya’da etkisini gösterdi.
Karabağ’da dengeleri değiştirdi.
Suriye’de oyunu bozdu.
Ama hiçbirinde kendini tüketmedi.
İşte asıl güç burada.
Sadece savaşmak değil…
Ne zaman savaşacağını bilmek.
Sadece silah değil…
Strateji.
Bugün dünya bir krizden döndü.
Ama yarın ne olacağını kimse bilmiyor.
Bu nedenle mesele şu değil:
Kim kazandı, kim kaybetti…
Asıl odaklanmamız gereken yer burası:
Bu belirsizlik çağında,
hangi ülkeler ayakta kalacak?
Türkiye’nin avantajı…
Sahada var olması.
Ama akılla hareket etmesi.
Bazen en büyük güç…
Tetiğe basmamakta saklıdır.
















