Kıymetli kardeşlerim, değerli okurlar…
Bazen insan susamaz.
Yazar.
Çünkü içine oturur bazı sorular…
Uzun zamandır gözüme takılan,
gönlüme takılan,
“Bir gün yazarım” dediğim konular var.
Çoğu dış politika…
Amerika eksenli ilişkiler…
İç politikaya hiç girmiyorum.
Orası ayrı bir dosya.
Ama dışarıda da tablo pek iç açıcı değil.
Şöyle bir gerçek var…
Amerika, bazı müttefiklerine “destek” vermez.
Resmen yükseltir.
Bilgi verir.
Teknoloji verir.
İnsan kaynağı verir.
Sipariş verir.
Pazar açar.
Japonya…
Güney Kore…
Almanya…
Fransa…
Hepsi bir şekilde bu sistemin içinden geçti.
Hatta bugün “rakip” gibi görülen bazı ülkelerin bile,
geçmişte bu destek mekanizmalarından faydalandığı biliniyor.
Peki biz?
İşte asıl soru burada başlıyor…
Amerika bir gemi yaptıracaksa,
Güney Kore’ye dönüyor.
Bir üretim yaptıracaksa,
Japonya’ya gidiyor.
Avrupa zaten sistemin içinde.
Ama konu Türkiye olunca…
Tablo değişiyor.
Bakın, bu bir iddia değil, sahadaki birçok gözlemde de dile getirilen bir durum:
Türkiye’nin tersaneleri görülüyor,
altyapısı inceleniyor,
“çok iyi” deniliyor…
Ama sipariş?
Yok.
En fazla ne teklif ediliyor?
“Parça üretin.”
Ama nasıl?
En kaliteli…
Ve en ucuz…
Yani denklem şu:
Kalite senden.
Maliyet senden.
Katma değer başkasından.
Şimdi insan sormadan edemiyor:
Neden?
Türkiye’nin teknik kapasitesi ortadayken…
neden ana üretici değil de taşeron rolü uygun görülüyor?
Bu sadece ekonomik bir tercih mi?
Yoksa daha derin bir yaklaşım mı?
Bazı çevrelerde dile getirilen görüş şu:
Türkiye’nin üretim gücü var,
ama bu gücün küresel sistemde ne kadar büyümesine izin verileceği
ayrı bir mesele olarak görülüyor.
Bu bir değerlendirme…
Ama sahadaki tabloyla örtüşen bir değerlendirme.
Çünkü aynı Batı,
ihtiyaç duyduğunda teknoloji transferi yapabiliyor,
yatırım yapabiliyor,
ortaklık kurabiliyor.
Ama Türkiye söz konusu olduğunda,
aynı esneklik pek görünmüyor.
Hatta zaman zaman,
en basit ekipmanlarda bile kısıtlamalar ve ambargolar gündeme geliyor.
Şimdi bir vatandaş olarak soruyorum:
Bu tablo normal mi?
Yoksa burada görünenden daha farklı bir denge mi var?
Asıl dikkat çeken nokta şu:
Toplum bunu görüyor.
Sorguluyor.
Not ediyor.
Belki yüksek sesle konuşulmuyor…
ama hafızaya yazılıyor.
Ve bir gerçek daha var:
Millet,
günü geldiğinde,
yaşananları sorgular.
Sebep-sonuç ilişkisini kurar.
Ve kendi cevabını verir.
Bu bir tehdit değil…
Bir sosyolojik gerçektir.
O yüzden…
Bazı şeyleri görmezden gelmek yerine,
anlamaya çalışmakta fayda var.
Benden söylemesi…
















