Kıymetli okurlarım…
Sizlerle son sohbetimizden bu yana, hem Türkiye’de hem dünyada öyle gelişmeler yaşandı ki; siyasetin de diplomasi çarkının da aynı anda hızlandığı bir dönemin içindeyiz.
Türkiye’de hükümeti oluşturan iki parti—AK Parti ve MHP—barış sürecine dair tartışmaları değerlendirme aşamasında “komisyon formülünü” öne çıkarınca, toplumda bu konunun ne kadar hassas olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
Siyasi kulislerde konuşulanlara göre, gündeme gelen her öneri kamu vicdanında titizlikle takip ediliyor; toplumun barışa dair beklentileri ise hem temkinli hem güçlü.
Dış politikada ise adeta fırtına var.
Uluslararası basına yansıyan bilgilere göre Sudan’daki Türk üssü hedef alındı; bölgedeki güç dengeleri sürekli el değiştiriyor. Mısır’dan Yunanistan’a, Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e kadar her alan gerilim hattı hâline gelmiş durumda. Yunanistan’ın AB üzerinden yürüttüğü girişimler “komşuluk hukuku” ile örtüşmüyor.
Ancak görünen bir gerçek var: Bölgenin ruhu, artık eski kalıplara sığmıyor.
İsrail ise imza attığı mutabakatların arkasında durmakta zorlanırken Gazze, Lübnan ve Suriye’deki saldırılarla tansiyonu yükseltmeye devam ediyor. Uluslararası gözlemciler, Tel Aviv’in politikalarını “riskli bir denge oyunu” olarak yorumluyor.
Tam bu noktada, sık sık sorulan bir soruya gelelim:
“Trump neden Türkiye ve Erdoğan hakkında olumlu cümleler kuruyor?”
“ABD, İsrail’in itirazına rağmen neden Türkiye’ye daha sıcak mesajlar gönderiyor?”
Bu sorular, siyasetin değil psikolojinin konusu artık.
Söylenenlere göre Washington, Türkiye’yi karşısına aldığında bölgedeki tüm denklemin çöktüğünü görüyor. Çünkü geçmişte her yöntemi denediler: Gezi olayları, ekonomik manipülasyonlar, FETÖ yapılanması, diplomatik baskılar…
Ancak hiçbiri “tarihin akışını” değiştirmeye yetmedi.
Uluslararası yazarlara göre Erdoğan döneminde ortaya çıkan yeni tablo, “söz dinlemeyen bir Türkiye’nin güç üretmesi” şeklinde tarif ediliyor.
Geçmişte hafifçe kıpırdayan liderlerin bile apar topar tasfiye edildiği dönemler düşünülünce, bugün gelinen nokta daha iyi anlaşılıyor.
ABD’nin eski Başkanı Biden’ın seçim döneminde söylediği sözleri hatırlayın:
“Erdoğan’ı devirmek için darbeyi değil muhalefeti destekleyeceğiz…”
Tartışma yaratmıştı.
Ancak bunun da bir sonuç vermediğini herkes gördü.
Söylenenlere göre uluslararası kulislerde, çeşitli dönemlerde bazı ekonomik operasyon girişimlerinden, bölgesel yönlendirmelerden, hatta yabancı sermayenin farklı yollarla iç siyaseti etkileme çabalarından söz ediliyor. Ancak tüm bu iddialar, milli iradenin direnci karşısında birer söylentiden öteye geçemedi.
Netice?
ABD’nin değil, Türkiye’nin belirlediği bir denklem ortaya çıktı.
Bu tablo yalnızca bugünün meselesi değil.
1973 yılında CIA tarafından hazırlanan ve gizliliği sonradan kaldırılan ünlü rapor, bugün yaşananların adeta altyapısı gibiydi.
Kissinger’ın Başkan Nixon’a verdiği brifingde şu cümleler vardı:
“Türkiye olmadan Ortadoğu’da hiçbir büyük stratejiyi sürdüremeyiz.”
“Türkiye kaybedilirse NATO’nun güney kanadı çöker.”
“Türkiye’nin coğrafi konumu ABD için paha biçilmezdir.”
“Türkiye’ye karşı sert bir politika izlemek, ABD için stratejik intihar olur.”
Bugün bu cümleler, yıllar sonra yeniden anlam kazanıyor.
Düşünün…
O dönem Türkiye’nin elindeki silahlar, ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan kalma hurda silahlarıydı.
Bugün ise savunma sanayii, insansız hava araçları, füze sistemleri, zırhlı araçlar ve yüksek teknoloji platformlarla dünya literatürüne girmiş durumda.
Yetmişli yılların “tahta dipçikli tüfekleri”, bugün yerini uluslararası alanda dengeleri değiştiren sistemlere bıraktı.
İşte Batı’nın asıl korkusu burada başlıyor:
Eski düzenin karşısına, kendi gücünü inşa eden bir Türkiye çıkıyor.
Afrika’dan Kafkasya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya uzanan etki alanı…
Diplomaside kurulan yumuşak güç…
Ekonomide artan bölgesel merkez rolü…
Bütün bunlar, uluslararası analistlere göre Türkiye’yi yeni dönemin kilit ülkesine dönüştürdü.
Bugün Washington, “Türkiye’siz olmaz” gerçeğini kabul etmek zorunda.
Bu yüzden Erdoğan’a yönelik sert eleştiriler ile Beyaz Saray’daki sıcak karşılama görüntüleri arasındaki tezat, aslında tam da bu mecburiyetin izahı.
Bir dönemin güç merkezleri olan Amerika ve Avrupa, artık eski genişlikleriyle nefes alamıyor.
Ekonomik resesyonlar, enerji krizi, toplumsal gerilimler, güvenlik açmazları…
Hepsi aynı fotoğraf karesinde.
Türkiye ise bölgenin merkezinde yeniden yükselen bir aktör hâline geliyor.
Gazze için hazırlanan barış planında, Filistin devletine giden yolun açılması, bunun BM tarafından kabul edilmesi, uluslararası toplumun Türkiye’nin rolünü konuşması da bunun işareti.
Bugün yaşanan tablo şudur:
Dünya değişiyor.
Eski düzen daralıyor.
Yeni dönemde Türkiye, kendi eksenini oluşturuyor.
Siyasetin diliyle değil, tarihin diliyle söylersek:
Türkler sahaya geri döndü.
















