Kıymetli okurlarım,
Türkiye öyle bir coğrafyada ki, gündem neredeyse nefes almaya bile fırsat vermiyor. Her sabah yepyeni bir mesele, her akşam yeni bir hesap...
Ama bazı gündemler, aslında hiç değişmiyor. Sadece şekil değiştiriyor. Tıpkı o eski hesapların bugün başka kılıklarda karşımıza çıkması gibi…
Siyonist zihniyetin, kendi inanç sistemlerine göre 2023’te harekete geçmeleri gerektiğine dair anlayışı, tahrif edilmiş Tevrat’tan Talmud’a kadar uzanan metinlerinde açıkça yer alıyor. Eğer saldırmazlarsa, hükmen yenilmiş sayılacaklarına inanıyorlar. Ve bu anlayışla, hayatın her anını yönlendiren, katı, saldırgan bir zihniyetle hareket ediyorlar. Hatta bu sertliği, kimi zaman kendi metinlerinde bile "kudurmuş köpek" benzetmeleriyle tanımlıyorlar. Yani bu ifadeler, bizim değil; onların kendi içlerinden çıkan itiraflar.
Bu zihniyet, tarih boyunca farklı isimlerle, farklı yöntemlerle karşımıza çıktı. Cumhuriyet’in doğuşunda Sevr ile geldiler. Osmanlı’yı paramparça ettiler, genç Türkiye’yi ise yıllarca yarı baygın tuttular.
Bunu yaparken de kimlik olarak Türk görünüp aidiyeti başka merkezlere bağlı unsurları toplumun her yerine ustalıkla yerleştirdiler. Hatta kan bağıyla Türk olan ama zihinleri devşirilmiş “mankurt” dediğimiz bir kesimi bile ürettiler. Bu kesim, menfaat için her değeri yakıp yıkmaya hazır hâle geldi.
15 Temmuz gecesi, bu zihniyetin içerideki uzantılarıyla yaptığı saldırıyı unutmadık. Milletin direnişiyle boğuldular ama pes etmediler. Fırsat kollamaya devam ediyorlar. Taktik değiştiriyorlar, hedeflerinden vazgeçmiyorlar.
Ve şimdi “Yedi Yıllık Savaş” dedikleri bir süreci yürütüyorlar. Gazze ile başladılar, Lübnan, Suriye derken şimdi İran’a yöneldiler. Amaçları, sadece bölgesel değil. Dünya halklarını ve insanlığı diz çöktürmek.
Bu hedefi, “Vadedilmiş Topraklar” söylemiyle maskeliyorlar. Gerçekteyse savaşları acımasız: Kadın, çocuk, yaşlı, doğa, şehir demeden her şeyi yakıp yıkıyorlar.
Adımlarını yavaş ama emin şekilde atıyorlar. Üç bin beş yüz yıllık planlara sadık kaldıklarını kendi ağızlarından dinliyoruz.
Ben bu süreci defalarca yazdım. Sizler de artık biliyorsunuz. Neden tekrar ediyorum? Çünkü perde arkasında oynanan oyunu herkes görsün istiyorum.
Peki perde arkasında kim var?
İngiltere, bu işin finans, örgütleme ve medya ayağında.
Amerika, ikinci bir İsrail gibi davranıyor. Silah, teknoloji, sermaye, koruma desteği sağlıyor.
Fransa ve Almanya ise yedek güç gibi hareket ediyor, Avrupa’daki kamuoyunun tepkilerini yumuşatma görevini üstleniyor.
Ama esas amaçları şu: Türkiye’yi Avrupa kapısında oyalayıp, 2030’lu yıllara kadar etkisiz kılmak.
Nasıl mı?
F-16 verelim, F-35’e geri alalım, olmadı motor verelim, uçağın parçasını gönderelim... Hürjet’in, Kaan’ın motorlarını bizden alın... gibi vaatlerle bizi yıllarca kapıda beklettiler, bekletiyorlar.
Uçağımız hazır ama motor yok.
Tankımız hazır ama hareket ettirecek gücü yok.
Helikopterimiz var ama motoru hâlâ raflarda.
Altay Tankı'ndan İHA-SİHA’lara, Akkuyu’dan denizaltıya kadar her alanda aynı senaryo: Uyut, oyalat, geciktir.
2032 yılına kadar bu tiyatro sürecek.
Çünkü onların inancına göre 2032’de Türkiye ile doğrudan savaş kaçınılmaz olacak. O güne kadar bizi yıpratmak, yalnızlaştırmak, hazırlıksız bırakmak istiyorlar.
O gün geldiğinde, Türkiye dost bildiklerinin saldırıya uğradığını, kendi cephaneliğininse boş olduğunu görecek. Elinde uçak var ama motor yok, gemi var ama yedek parça yok, silah var ama mermi yok...
İşte asıl hesap bu!
Bir de içeride meşgul ettikleri bir başlık var: “Barış Süreci”…
MHP ve AK Parti, bu süreci samimiyetle yürütmek istedi. Gerçekten barışın kalıcı olması için çaba sarf ettiler. Çünkü yazdığım senaryoyu onlar da görüyor, belki bizden çok daha derinini biliyorlar.
Ama sürecin diğer tarafı, yani PKK’nın kontrolündeki yapı özgür değil. Bir yerden kumanda ediliyor: Pentagon’dan.
Amerikan derin devleti hem küreselcileri hem ulusalcıları aynı sahnede oynatıyor olabilir mi?
Neden olmasın? Derin devletin işi bu zaten: Kuşa bak oyunu oynarken, elde avuçta ne varsa almak…
Sahne ortada: "Vadedilmiş Topraklar" hayali.
Barış süreci mi? Elbette barış değerlidir. Ama biz bu süreci yaşayarak gördük: Sadece otuz kişi sembolik olarak silah bıraktı. Devamı gelmedi. Teslim olan olmadı. Saldırılar durmadı.
Ama yine de bu tabloya tümüyle umutsuzlukla bakmak istemiyoruz.
Otuz kişi silah bıraktıysa, belki bu bir ilk adımdır. Eğer devamı gelirse, süreç anlam kazanır. Elbette barış sancılı bir süreçtir. Sabır ister, samimiyet ister.
Biz bu toprakların barışı hak ettiğine inanıyoruz. Ancak barış, ancak ve ancak eylemle ve karşılıklı güvenle inşa edilir.
Bu millet, bu ülke, bu süreçlerin takipçisi olacak. Aynı oyuna bir daha gelmemek için gözümüz açık olacak.
Son olarak:
Ne istiyor bu yapı?
SEVR’i yeniden diriltmek!
Bu millet artık neyin ne olduğunu görüyor.
Söz konusu harita yeniden sahneye sürülmek istenirse, MHP de AK Parti de bu oyunu boşa çıkaracak iradeye sahiptir.
O gün geldiğinde, kimin nerede durduğunu hep birlikte göreceğiz.














