Batı medeniyetine tapanlar…
Şu kendi tarihine dudak büken, kendi kültürüne sırt çeviren tipler…
Batı’yı parlatıp, kendi toprağını çamura bulayanlar…
Onlara gelsin bu yazı.
Keyifleri bozulursa da… Kusura bakmasınlar.
Evet, Batı bugün güçlü.
Sanayi devrimi, fabrikalar, tren yolları, makineler…
Ve elbette sömürgeler.
Afrika’nın madenleri, Asya’nın kaynakları, Amerika’nın altınları…
Köleleştirilmiş halklar, yağmalanmış kıtalar…
Kanla, gözyaşıyla beslenmiş bir medeniyet.
Bugün kürsülerde “demokrasi”, “özgürlük”, “medeniyet” diye nutuk atıyorlar.
Ama o nutukların temeli?
Yağmalanan uygarlıklar, talan edilen topraklar.
Ve hâlâ…
Bir kesim var bizde.
Batı’ya tapıyor.
Sanki Batı hep parfüm koktu, hep cilalı yaşadı.
Kendi tarihine söverken, Batı’nın vebalı geçmişine övgüler düzüyor.
Gerçeği duymaya bile tahammülleri yok.
Buyurun.
Biraz gülelim.
Biraz da burnumuzu tıkayalım.
İnternette şöyle bir metin dolaşıyor; doğruluğu tamamen teyit edilmemiş ama tebessüm ettiriyor, düşündürüyor:
*“1500’lü yılların İngilteresi’nde. İnsanların çoğu Haziran’da evleniyordu.
Çünkü; yılda bir defa yıkanıyorlardı. ‘Senelik banyolarını’ Mayıs ayında yapıyorlardı.
Ve Haziran ayında hâlâ çok kötü kokmuyorlardı.
Düşünün bir, bir aydır banyoya girmeseniz nasıl kokardınız!?
Yine de kokmaya başladıkları için, gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu…
Çiçek olayı bugünkü gibi romantik değildi.
Batı’nın ‘Kokma Ayini’nden kalma bir âdet olarak, medenileşirken o kokmuş gelenekleri de geldi bize…
Banyolar ahırda, içi sıcak suyla doldurulmuş ‘büyük bir fıçıdan’ meydana geliyordu.
Hani Amerikan kovboy filmlerinde gördüğümüz şeyler…
Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.
Sonra oğulları, erkekler, kadınlar, çocuklar, en son bebekler…
Aynı su.
O su o kadar kirleniyordu ki, içinde bir şey kaybolsa bulamazdınız.
‘Banyo suyuyla birlikte bebeği atmayın’ deyimi buradan geliyor.
Evlerin çatısı kamış yığınından.
Altında tahta yok.
Kediler, fareler, böcekler çatıda.
Yağmur yağınca kayıp düşüyorlar.
‘It’s raining cats and dogs’ deyimi buradan geliyor.
Toprak zemin.
Zenginlerde ahşap.
Kışın kaygan olmasın diye yere saman seriliyor.
Kapıya tahta eşik konuyor ki saman dışarı taşmasın.
‘Threshold’ kelimesi buradan geliyor.
Kazanda günlerce kaynayan yahni.
Bezelye lapası sıcak, soğuk, dokuz gün kaynayan lapa.
Kurşunlu tabaklar…
Asidik yiyecekler zehirlenmelere yol açıyor.
Domates, bu yüzden 400 yıl zehirli sanılıyor.
Kalay tabak yoksa tahta tabak.
O da yoksa… Bayat ekmekten tabak.
Kurtlanan, küflenen ekmekler.
‘Trench mouth’ hastalığı.
Kurşun kadehlerde içilen bira ve viskiden günlerce baygın yatan insanlar.
Öldü sanılıp gömülenler.
Bileğine ip bağlanıp tabut dışına çıkarılan çan.
‘Graveyard shift’.
‘Saved by the bell’…”*
Ve ekleyelim:
Orta Çağ’da diş fırçası yok.
Diş temizliği, kürdanla artıkları çıkarmak.
14. yüzyıla kadar diş çeken, diş beyazlatan… Berberler.
Anestezisiz, acısız (!) diş çekiyorlar.
Kıyafetler?
Fakirde bir takım.
Zenginde iki takım.
Birkaç keten çamaşır.
Giysiler ayda yılda bir yıkanıyor.
Ve asıl bomba:
Kastilya Kraliçesi İsabella.
Endülüs’ü yok eden kraliçe.
50 yıldan fazla yaşadı… Sadece iki kez banyo yaptı.
Evet, medeni Batı’nın kraliçesi bu.
Amacım sizi tebessüm ettirmek.
Ve hatırlatmak: Batı medeniyetinin geçmişi, sanıldığı kadar pürüzsüz, parfüm kokulu ve “örnek alınacak” bir tarih değil.
Batı bugün güçlü.
Ama o güç, sadece çalışkanlıktan değil; kanla, sömürgeyle, talanla geldi.
Ve o “medeniyetin beşiği” diye kutsanan geçmiş?
Pislik ve sefaletle yoğrulmuş bir masal.
Türkiye’de hâlâ kendi tarihini, kendi medeniyetini küçümseyip Batı’ya tapanlara bir not:
Batı güçlü olabilir…
Ama geçmişin kokusu hâlâ buram buram geliyor.
Ve kendi değerlerini hafife alan herkes, işte o kokunun içinde kayboluyor.
Gerçek medeniyet, Batı’nın parlak vitrinlerinde değil; kendi köklerine sahip çıkanların ellerindedir.
Batı’ya tapanlar değil, kendi özünü bilenler tarihte yaşar.
Diğerleri mi?
Farelerle, samanlarla, vebalı lapalarla tarihin çöplüğünde çürür.














