Kıymetli okurlarım...
Bugün bir sütlü kahve alın.
Biraz zihin yormamız gereken, beni de Türk milletini de derinden düşündüren bir konuyu irdeleyeceğiz.
Yazacaklarım siyasi gibi görünebilir.
Ama aslında anlatmaya çalıştığım şey doğrudan siyaset değil.
Bizim gibi imparatorluk bakiyesi olan devletlerin ve o imparatorluğun ana omurgasını oluşturan kurucu halkların, aynı zamanda bu omurgayı ayakta tutan siyasi akılların; eğer içlerine yerleştirilmiş bedhahlar yoksa, çok dikkatli hareket etmesi gerekir.
İngiltere, Belçika, Almanya, Japonya... Fark etmez.
Esas olan; ana omurgayı, o omurganın etrafına dizilmiş taşıyıcı unsurları ve nihayetinde devleti geleceğe taşıyabilmektir.
Peki devlet küçülmüşse...
İçeriden ve dışarıdan kuşatılmışsa...
Kurumları en kılcal damarlarına kadar tartışmalı yapılara teslim edilmişse ne olur?
İşte burada bizim yaşadığımız sorunu, buna bağlı olarak tekrar tekrar kullanılmayı ve aynı delikten aynı yılan tarafından sokulma hikâyesini göreceğiz.
Belki de o derin Amerikan-İngiliz planlarının izlerini...
PKK terör örgütü...
Bunu artık ezbere bilmeyen yok.
Kürtler adına savaştığını iddia eden bu yapının saldırıları sonucu on binlerce asker ve sivil hayatını kaybetti. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.
Türk siyaseti ve devlet geleneği, geçmişten bu yana bu tür tehditlerin bastırılması konusunda ciddi bir tecrübeye sahiptir. Çünkü bu devlet bir imparatorluk bakiyesidir.
Ancak yürütülen “dağdan indirme” ve barış süreçlerine dikkatlice baktığımızda, bu süreçlerin gelişimi ve ortaya çıkardığı sonuçlar farklı tartışmaları da beraberinde getiriyor.
PKK ile yürütülen ilk silah bırakma sürecine bakıldığında; Türkiye’deki örgüt unsurlarının büyük ölçüde kayıpsız şekilde Irak sahasına geçtiği ve sonrasında bölgenin daha büyük bir terör sarmalına sürüklendiği yönünde değerlendirmeler yapıldı.
Yararlananlar kimdi?
Amerika, batılı müttefikleri ve İsrail.
Kaybedenler ise düzeni bozulan Irak, Türkiye ve bölge halkları oldu.
İkinci süreçte ise Türkiye ve Irak’taki örgüt unsurlarının önemli bölümünün Suriye sahasına kaydığı görüldü.
Yine kazanan taraf olarak Amerika, bazı batılı müttefikler ve İsrail gösterildi.
Kaybedenler ise iç savaşa sürüklenen Suriye halkı, büyük göç yüküyle karşılaşan Türkiye ve ekonomik-sosyal bedel ödeyen bölge ülkeleri oldu.
Bugün gelinen noktada ise bazı çevreler, üçüncü süreçte örgütün farklı unsurlarının İran sahasına yönlendirildiğini iddia ediyor.
Adı barış...
Adı silah bırakma...
Fakat ortaya çıkan tabloya bakıldığında bölgede başka hesapların devrede olduğu yönünde yorumlar yapılıyor.
“Ak Sakallılar” söylemleri, televizyon ekranlarında yapılan açıklamalar, perde arkasına ilişkin tartışmaları daha da büyüttü.
Sonuçta ne oldu?
İran’a yönelik saldırılar başladı.
Bölgedeki istihbarat savaşları derinleşti.
Beşinci kol faaliyetleri tartışmaları gündeme geldi.
İşi planlayan ve sonuçlarından fayda sağlayan aktörler konusunda ise yine aynı ülkeler işaret edildi:
Amerika, İngiltere ve bazı batılı güçler...
Bir de İsrail.
Ortadoğu’da güvenlik eksenli yayılma stratejisi yürüttüğü yönünde eleştirilen İsrail...
Kaybedenler ise yine bölge halkları oldu.
Müslümanlar...
Türkler...
Araplar...
Yani bu coğrafyanın insanları...
Üstelik tüm bu süreçler sonunda, yabancı güçlerin operasyonlarında kullanılan yapılar nedeniyle Kürtlere yönelik toplumsal öfkenin büyümesi de ayrı bir kırılma oluşturdu.
Duygusal sloganlarla, “analar ağlamasın” söylemleriyle yürütülen süreçlerin sonunda Türkiye bugün ciddi bir sosyal gerilim riskiyle karşı karşıya.
Ve şimdi en büyük tehlike konuşuluyor:
İç çatışma ihtimali...
Belki de asıl hedef buydu.
Türkiye’ye içeriden “şah” çekebilmek...
Birileri buna “devlet planı” diyordu.
Gerçi “Türk devlet planı” demiyordu.
Ama Amerika’nın, İngiltere’nin ve İsrail’in de bir devlet aklı var...
Öyle değil mi?
















