Değerli Türk Milleti!
Yüce Mevla biz Türkleri…
Temiz, iyi niyetli, hatta yer yer saf diyebileceğimiz bir karakterde yaratmış.
Bu yüzden olacak ki…
Tarih boyunca gözümüzün yaşı hiç kurumadı.
E tabii, takdiri ilahi… Ne yapacaksın!?
Şimdi dönelim yakın zamana.
Şu İran-İsrail çatışması meselesine.
Acaba diyorum…
Bu işin ucunda yine bize gözyaşı mı düşecek?
“Bu sonuca nereden vardın?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Anlatayım…
İran’la İsrail, aslında bir bakıma amcaoğludur.
Yani Farslarla İsrailoğulları arasında… bir ruh kardeşliği vardır desem yeridir.
Tiynetleri benzer.
Yani özleri bir… şekilleri farklı.
Şöyle bir bilgi versem şaşırırsınız belki:
Dünyada en çok Yahudi’nin yaşadığı yerlerden biri… Tahran.
İki kent tamamen Yahudi yerleşimidir.
Tahran da dahil, üç şehirde karışık yaşam sürerler.
Ve inanın, İran’ın devlet yapısında Yahudiler en tepede yer alır.
Sonra Ermeniler gelir.
Sonra Farslar…
Sonra da artık ne kaldıysa.
Kısacası İran, İslam görüntüsü altında her dinin özgürce yaşadığı bir ülkedir.
Ama bir gariplik vardır.
Sarık var, sakal var…
Ama ruh kayıp.
Bakmayın siz “Ayetullah”, “imam”, “ulema” gibi kavramlara…
Bir tür sahne dekoru adeta.
Gerçek sahnede ise çok başka oyunlar dönüyor.
Saatlik nikah mı dersiniz, dinen tartışmalı ilişkilerin “normalleştirilmesi” mi…
İslam dünyasında parmakla gösterilecek uygulamalar…
Ama yanlış sebeplerle.
Bu örnekleri boşuna vermiyorum.
İran’ı anlamadan, Ortadoğu’yu çözemezsiniz.
Ve gelelim esas meseleye…
İran kurulduğundan beri bir geleneği hiç bozmamıştır:
Kendi dışındaki Müslümanları “kâfir” saymak!
Evet yanlış duymadınız.
Sen, ben, biz…
Onlara göre kâfiriz.
Bir iş birliği yapacaklarsa, bu asla Müslümanlarla olmaz.
Hep “B” şıkkını işaretlerler.
Hep başka ittifaklara meyillidirler.
İran’ın son 50 yıldaki dış politikasını inceleyin…
Nerede Türk varsa, orada karşısında pozisyon almıştır.
Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Kıbrıs’ta…
Adeta özel gayretle Türk’e zarar dokunsun ister gibidirler.
Biriyle ilişki kurarlar ama faturası hep bize kesilir.
Bu bir refleks hâline gelmiş.
Ve garip olan ne biliyor musunuz?
Biz onlar için savaşa girsek bile değişmiyor bu yaklaşım.
Amerika-İran-İsrail üçgenine baktığımızda ise, ortaya çok daha ilginç bir tablo çıkıyor.
Aslında bu üçlü savaşmıyor.
Kayıkçı kavgası yapıyorlar.
Biz de iskelede oturmuş bu sahte kavgayı izliyoruz.
Son örneği düşünün…
Amerika geldi, gösterişli bir operasyon yaptı.
İran’ın nükleer tesislerine dev bombalar attı.
MOAB… Yani 15 tonluk “annelerin annesi” bombalarla!
Ee?
Sonuç?
Hiçbir şey!
Tesisler imha olmadı.
Nükleer malzemeye bir şey olmadı.
Ama İran’ın bölgedeki zedelenmiş itibarı parlatıldı.
İçerideki halk nezdinde bile güç kazandı.
İslam dünyası da mecburen arkasında hizaya geçti.
Kerhen de olsa…
İran’ın ömrü uzadı, rejimi pekişti.
Peki İsrail?
O da saldırı yaptı, “vatan savunması” havası yarattı.
Düşmek üzere olan Netanyahu hükümeti, bir anda “milli birlik” hükümetine dönüştü.
“İran rejimini devirelim” çağrılarıyla İran’ı mağdurlaştırdı, Batı’nın sempatisini de aldı.
Ekonomik ve askeri desteği garantiledi.
Halkının gazını aldı.
Bir taşla birkaç kuş.
Son olarak duyduğum bir bilgi daha var…
İran, Türkiye’den teknoloji ve askeri destek istiyor.
Sakın ha!
Ne Amerika’ya,
Ne İran’a,
Ne İsrail’e…
Hiçbirine güven olmaz!
Üçü de kendi oyununu oynuyor.
Ve bizim sırtımızda oynuyor bu oyunlar.
O yüzden…
Kocaman bir “ACABA!?”
Tam da orta yerden,
Sırtımıza doğru bakıyor.
Sizce de çok ama çok dikkatli olmamız gerekmiyor mu?














