Bayram…
Sofralar kurulmuş.
Şekerler dağıtılmış.
Gönüller yumuşamış.
Ama ekranlarda başka bir şey var…
Altın düşüyor.
Bir anda.
Sebepsiz gibi.
Gürültülü.
Ve herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Satayım mı?”
İşte tam da burada başlıyor hikâye.
Altın düşmez aslında…
İnsan düşer.
Panikle.
Korkuyla.
Telaşla.
Piyasa dediğin şey…
Sadece rakam değildir.
Duygudur.
Algıdır.
Yönetilir.
Önce sis basarlar piyasaya…
Göz gözü görmez.
Sonra fiyatı indirirler.
Ekranlar kırmızı.
Haberler gergin.
Küçük yatırımcı ne yapar?
Dayanamaz.
Satar.
Tam o anda…
Birileri toplar.
Sessizce.
Gürültüsüz.
Ucuzdan.
Sonra ne olur?
Sis dağılır.
Panik biter.
Fiyat yükselir.
Aynı altın…
Ama başka fiyattan.
Bu sefer kim alır?
Az önce satan…
Döngü bu.
Korku…
Umut…
Hırs…
Sırayla devreye girer.
Ve her seferinde aynı hikâye yazılır.
Eskiden bunu dövizle yaptılar.
Kağıtlarla yaptılar.
Şimdi altın konuşuluyor.
Çünkü millet biraz uyanınca…
Oyun değişmez, sadece sahne değişir.
Şunu unutmayın:
Altın…
Bin yıl önce neyse…
Bugün de odur.
Değeri tartışılmaz.
Ama panik…
Her çağda aynıdır.
İnsanı yanıltır.
Kağıt para…
Devlet güçlü ise değerlidir.
Güç zayıflarsa…
Kağıt, kağıttır.
Altın değil hikâye…
Hikâyenin kahramanı sensin.
Bedava peynir nerede olur?
Fare kapanında.
Birileri fiyatla oynar.
Birileri algı kurar.
Birileri kazanır.
Ama kritik yer burası:
Sen satarken kim alıyor, hiç düşündün mü?
Sen hangi taraftasın?
Panik yapan mı…
Sabreden mi?
Altın düşmez.
İnsan düşer.
Aman diyeyim…
Bu bayram aklınızı kaybetmeyin.
















