Son yıllarda garip bir alışkanlık edindik.
Birini anlamaya çalışmadan önce onu tanımlıyoruz.
Sosyal medya da bu alışkanlığımızı besliyor, hızlandırıyor, hatta zaman zaman körüklüyor.
Sağcı.
Solcu.
Mütedeyyin.
Seküler.
Yandaş.
Muhalif.
Cahil.
Entel.
Bizden.
Onlardan.
Yaftayı yapıştırdıktan sonra işimiz kolay.
Çünkü artık ne söylediğini anlamak zorunda değiliz.
Söylediği söz doğru mu, yanlış mı; dayanağı var mı, yok mu, ikinci planda.
Nasıl olsa onun kim olduğuna çoktan karar verdik.
Sonra da söylediği her şeyi o kararın içinden okumaya başlıyoruz.
Bizdense iyi niyet arıyoruz.
Değilse kötü niyet.
Bizdense hatasını örtüyoruz.
Değilse doğrusunda bile bir yanlış arıyoruz.
Sonunda fikirleri değerlendirdiğimizi sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman yaptığımız çok daha basit:
Önce hükmü veriyoruz.
Sonra delil arıyoruz.
Normal olan nedir?
Bir insan konuşur.
Dinleriz.
Ne söylediğine bakarız.
Doğru mu, yanlış mı araştırırız.
Sonra karar veririz.
Ama çoğu zaman bunun tersini yapıyoruz.
Önce karar veriyoruz.
Sonra kararımızı doğrulayacak şeyler arıyoruz.
Sevdiğimiz biri saçma bir şey söylediğinde hemen yardımına koşuyoruz:
“Aslında onu demek istemedi.”
“Cümleyi bağlamından koparmayın.”
“Ne demek istediğine bakmak lazım.”
Hemen sevimli bir açıklama buluyoruz.
Sevmediğimiz biri doğru bir şey söylediğinde ise bu kez doğruyu kabul etmemek için uğraşıyoruz.
“Bunu neden şimdi söyledi?”
“Geçmişte ne demişti?”
“Bunun arkasında ne var?”
“Kim bilir ne hesap yapıyor?”
Cümlenin doğru olup olmadığı ikinci plana düşüyor.
Söyleyen kişi öne çıkıyor.
Daha da ilginci var.
Aynı davranışı bizim taraftan biri yaptığında başka, karşı taraftan biri yaptığında başka isimlendiriyoruz.
Bizimkinin sertliği “cesaret”, ötekininki “kabalık”.
Bizimkinin susması “sağduyu”, ötekininki “cevap verememek”.
Bizimkinin geri adımı “olgunluk”, ötekininki “yenilgi”.
Bizimkinin şakası “ironi”, ötekininki “saçmalık”.
Yani çoğu zaman doğruyu ve yanlışı tartmıyoruz.
Önce kimin söylediğine bakıyoruz.
Sonra doğruyu ve yanlışı ona göre dağıtıyoruz.
Ön yargı tam burada başlıyor.
Algoritma da bunu seviyor
Sosyal medya ise bu zaafımız için oldukça elverişli bir ortam sunuyor.
Bir de işin görünmeyen tarafı var:
Algoritma.
Onun sizin haklı olmanızla pek ilgisi yok.
Onun istediği, ekranda biraz daha kalmanız.
Öfkelendiniz mi?
Yorum yazıyorsunuz.
Sinirlendiniz mi?
Bir daha okuyorsunuz.
Karşı çıktınız mı?
Arkadaşınıza gönderiyorsunuz.
Tartışma uzadı mı?
Daha da iyi.
Biz birbirimize kızarken sosyal medya bizim öfkemizden etkileşim üretiyor.
Sonra önümüze benzer paylaşımlar getiriyor.
Bir tane görüyorsunuz.
Bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
Bir süre sonra şöyle düşünmeye başlıyorsunuz:
“Bunların hepsi böyle.”
Ya öyle değilse?
Ya algoritma size özellikle böyle olanları gösteriyorsa?
Daha kötüsü şu:
Bir süre sonra algoritmanın yapmasına bile gerek kalmıyor.
Biz zaten görmek istediğimizi görmeye başlıyoruz.
Bir anda “siz” oluyoruz
Asıl tehlike bundan sonra başlıyor.
Bir insan bir şey söylüyor.
Katılmıyorsunuz.
Gayet normal.
Fakat bir süre sonra “sen” gidiyor, yerine “siz” geliyor.
“Siz zaten böylesiniz.”
“Siz anlamazsınız.”
“Sizin gibiler…”
Bir bakmışsınız, karşınızdaki insan artık tek başına bir insan değil.
Kafanızda oluşturduğunuz koca bir grubun temsilcisi olmuş.
Onun bir cümlesinden binlerce, bazen milyonlarca insan hakkında hüküm çıkarıyorsunuz.
Sonra daha da ileri gidip o insanları toplum için bir sorun gibi görmeye başlıyorsunuz.
İşte orada fikir tartışması bitiyor.
Ötekileştirme başlıyor.
Dante, İlahi Komedya’da insanları hiç değilse günahlarına göre cehennemin katlarına yerleştiriyordu.
Biz ise daha hızlıyız.
Bir paylaşım yetiyor.
Hemen kategorisini belirliyoruz.
Hükmünü de veriyoruz.
Dante’nin yanında hiç değilse Vergilius vardı.
Bizim rehberimiz ise çoğu zaman kendi ön yargılarımız…
Bildiğimizi sandığımız insan
Bir başka tuhaflığımız da bu.
Bir insanı yıllar önce tanımışız.
Belki yirmi yıl önce.
Belki kırk yıl önce.
O günkü bilgisiyle, düşünceleriyle, hatalarıyla zihnimize kaydetmişiz.
O ise hayatına devam etmiş.
Okumuş.
Öğrenmiş.
Yanılmış.
Fikrini değiştirmiş.
Yeni insanlar tanımış.
Belki bizim hiç okumadığımız kitapları okumuş, hiç düşünmediğimiz konular üzerine yıllarca düşünmüş.
Ama bizim kafamızdaki insan hiç değişmemiş.
Hâlâ kırk yıl önce bıraktığımız yerde duruyor.
Çünkü onu yeniden tanımak yerine eski bilgimizle tanımlamak daha kolay.
Sonra bugün söylediği bir sözün neye dayandığını bilmeden:
“Ben onu tanırım.”
deyip peşin hükmü veriyoruz.
Oysa tanıdığımızı sandığımız insan, belki de artık bizim tanıdığımız insan değil.
Daha ilginci, karşımızdakinin ne okuduğunu, ne öğrendiğini, hangi bilgiye dayanarak konuştuğunu bilmeden bilgisinin “temelsiz” olduğundan emin olabiliyoruz.
Bir dakika...
Dayanağını bilmediğimiz bir düşüncenin dayanaksız olduğuna nasıl karar verdik?
Bilgi felsefesinin temel sorularından biri tam da budur:
Neyi biliyoruz ve bildiğimizi nereden biliyoruz?
Bir insanın ne bildiğini bilmeden onun bilgisiz olduğuna hükmetmek, daha baştan kendi içinde çelişkili.
İnsan değişir.
Öğrenir.
Gelişir.
Fikrini değiştirir.
Bizim onu son gördüğümüz yerde kalmak gibi bir mecburiyeti yok.
Belki de insanlara yapabileceğimiz en büyük haksızlıklardan biri, onları geçmişte tanıdığımız hâllerine mahkûm etmektir.
Çünkü kesin konuşmak kolay.
“Belki bilmiyorum” demek zor.
Oysa insanın bilmediğini bilmesi cehalet değildir.
Tam tersine, insanlığın bilgiyle ilişkisindeki en büyük sıçramalardan biri “biliyorum” demekle değil, “bilmiyorum” diyebilmekle başladı.
Modern bilimin gelişmesinin temelinde de bu tavır vardır:
Bilmediğini kabul etmek.
Şüphe etmek.
Sormak.
Gözlemlemek.
Denemek.
Ve gerektiğinde daha önce doğru bildiğinden vazgeçmek.
Çünkü “zaten biliyorum” dediğiniz yerde soru biter.
“Bilmiyorum” dediğiniz yerde arayış başlar.
Bilim de biraz orada başlar.
İman da…
Biri bilmediğini araştırmaya yönelir, diğeri her şeyi bilemeyeceğini kabul etmeye.
Belki ikisinin de önündeki en büyük engellerden biri aynıdır:
İnsanın, bilmediğini bilmeden bildiğinden emin olması.
Bu yüzden insanın bilmediğini bilmesi cehalet değil, entelektüel olgunluktur.
Bilmediğini bilmeden başkasına cehalet dağıtmanın ise daha eski ve daha anlaşılır bir adı var:
Cahil cesareti.
Belki de yanılıyoruz
Bütün bunların arasında unuttuğumuz küçücük bir ihtimal var.
Belki karşımızdaki insan sandığımız kadar cahil değildir.
Belki söylediği şeyi biz yanlış anlamışızdır.
Belki şaka yapmıştır.
Belki ironidir.
Belki bağlamı kaçırmışızdır.
Belki bizim bilmediğimiz bir şeyi biliyordur.
Belki de…
Haklıdır.
Evet.
Bazen hiç sevmediğimiz bir insan doğru bir şey söyleyebilir.
Bunu kabul etmek nedense çok zor geliyor.
Çünkü bir insanı sevmediğimizde söylediklerinin de yanlış olmasını istiyoruz.
Sevdiğimiz insanın ise söylediklerinin doğru çıkmasını.
Oysa hayat böyle çalışmıyor.
Bir insanı sevmemek onun bütün fikirlerini yanlış yapmaz.
Bir insanı sevmek de bütün fikirlerini doğru yapmaz.
Çünkü fikirlerin nüfus cüzdanı yoktur.
Doğru, sevmediğimiz birinin ağzından çıkınca yanlış olmaz.
Yanlış da sevdiğimiz biri söylediğinde doğruya dönüşmez.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey daha iyi tartışmak değildir.
Daha iyi dinlemek.
Daha iyi okumak.
Ve karşımızdaki insanın kim olduğuna dair eski hükümlerimizi bir anlığına kenara bırakıp, bugün ne söylediğine bakmak.
Çünkü insan değişir.
Biz de değişiriz.
Belki karşımızdaki değişmiştir.
Belki de yanılan bizizdir.
Ön yargı düşünmenin en kısa yoludur.
Çok hızlı götürür.
Ama çoğu zaman yanlış yere.
















