Bilim Yaratıcı’yı hayatımızdan çıkarmadı.
Bunu biz yaptık.
Üstelik bilimin böyle bir iddiası da yok.
Evet;
İnsan bilimle öğrendi.
Doğayı çözdü.
Hastalıklarla mücadele etti.
Gökyüzüne çıktı.
Evrenin milyarlarca yıl öncesine bakmaya başladı.
Bilim başardıkça insanın bilime güveni arttı.
Buraya kadar sorun yok.
Sorun, bu haklı güvenin zamanla şöyle bir kabule dönüşmesiyle başladı:
“Bilimin açıklayamadığı şey hakkında güvenilir hiçbir şey söylenemez.”
Bu, bilimsel bir sonuç değil; bilime yüklediğimiz felsefi bir önermedir.
Çünkü bilim bize neyin var olup olmadığını değil, kendi yöntemiyle neyin sınanabilir ve açıklanabilir olduğunu söyler.
İkisinin arasındaki fark çok önemli.
Zira bilimin bir şeyi açıklayamaması, o şeyin olmadığı anlamına gelmez.
Benim itirazım, bilimin sınırlarını aşıp bu sınırların ötesi hakkında kesin hüküm veren anlayışa.
Neden mi?
Anlatayım.
Yuval Noah Harari’nin Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara kitabını okuyanlar bilir.
Harari, kitabın “Bilimsel Devrim” bölümünde modern bilimin yükselişindeki en önemli kırılmalardan birini insanın cehaletini kabul etmesiyle açıklar:
İnsan “Bilmiyorum” dedi.
Araştırdı.
Gözlemledi.
Ölçtü.
Deney yaptı.
Yanıldı.
Tekrar denedi.
Ve öğrendi.
Bence “Bilmiyorum” diyebilmek insan aklının en büyük erdemlerinden biridir.
Çünkü bilmediğini kabul etmeyen insan araştırmaz.
Araştırmayan insan da öğrenemez.
Ama Harari’yi okurken zaman zaman Muhammed Esed’in penceresinden de baktım.
Çünkü Harari’nin modern bilimin yükselişini anlattığı bölümlerde, Esed’in Mekke’ye Giden Yol’da modern Batı uygarlığı üzerine yaptığı çarpıcı bir değerlendirme aklıma geldi.
Ama önce bir ayrım yapalım.
Esed, Avrupa’yı uzaktan seyreden, Batı’yı tanımadan eleştiren bir Doğulu değildi.
Batı’nın bilimini, kültürünü ve düşünce dünyasını yakından tanıyordu; çünkü o dünyada doğmuş, içinde yaşamıştı.
Onun itirazı bilime değildi.
Neye mi itiraz ediyordu?
Söyleyeyim.
İnsanın bilime, kendi sınırlarının ötesinde bir anlam ve otorite yüklemesine.
Esed, Mekke’ye Giden Yol’un “Deccal” bölümünde modern teknik uygarlığı anlatırken oldukça çarpıcı bir benzetme yapıyor.
Bilim ve teknolojinin insana olağanüstü bir güç kazandırdığını, insanın doğal sınırlarının çok ötesine geçen imkânlara ulaştığını anlatıyor.
Ama Esed’in asıl dikkat çektiği yer burası değil.
Ona göre, modern uygarlık hayatın maddi tarafında öylesine göz kamaştırıcı bir ilerleme sağlamıştır ki insan, giderek bu gücü kendi başına bir tür “tanrısallık” olarak görmeye başlamıştır.
İşte Esed’in itirazı bilimsel ilerlemeye değil; bilimin kendi alanından çıkarılıp hayatın bütününü açıklayan, neredeyse kutsallaştırılan bir otoriteye dönüştürülmesine.
Harari’yi okurken işte bu yüzden durup Esed’i hatırladım.
Bir tarafta insanın “Bilmiyorum” diyerek başladığı bilimsel devrim var.
Diğer tarafta bu devrimin insana kazandırdığı muazzam güç karşısında Esed’in uyarısı.
İnsan öğrendikçe yalnızca doğa üzerindeki hâkimiyetini artırmadı.
Bir süre sonra neyin gerçek, neyin bilinebilir, hatta hangi sorunun sorulmaya değer olduğuna da kendisinin karar verebileceğini düşündü.
Ama yaratıcı’yı hayatından çıkarırken "otorite" fikrinden de bir tülü vazgeçemedi.
Sadece otoritenin yerini değiştirdi.
Halbuki bilim bize “Ben sizin yeni tanrınızım” demedi.
Bunu bilim adına biz yaptık.
"Bilim" ile "bilimcilik" arasındaki sınırı burada görüyorum.
Bilime güvenmek başka şeydir.
Bilimi mutlaklaştırmak başka şey.
Şöyle anlatayım:
Bir ilacın etkisini, Dünya’nın yaşını, evrenin nasıl genişlediğini bilime sorarım.
Bunların cevabını kutsal kitaplarda aramam.
Ama başka sorularım da var.
İyi ile kötüyü neye göre ayırıyoruz?
Ölüm bütün hikâyenin sonu mu?
Ve belki de en önemlisi:
Bütün bunların bir anlamı var mı?
Bunların cevabını da mikroskobun altında aramam.
Çünkü bilim “Nasıl?” sorusunda insanlığın geliştirdiği en güçlü yöntem olabilir.
Ama “Niçin?” sorusu başka bir alana açılır.
Örnekler vereyim.
Bilim, aşk sırasında beynimizin hangi bölgelerinin harekete geçtiğini, hangi hormonların salgılandığını gösterebilir.
Ama bütün bunlar aşk sırasında ne olduğunu açıklar; aşkın bizim için ne anlama geldiğini değil.
Peki bütün bunları öğrendiğimizde aşkı açıklamış olur muyuz?
Hayır.
Aşk sırasında vücudumuzda ne olduğunu açıklamış oluruz.
Aşkın insan için ne anlama geldiğini değil.
Bilimin bu soruya cevap verememesi onun eksikliği değildir.
Çünkü laboratuvarın görevi bu değildir.
Ben Müslümanım.
Bilimin ortaya koyduğu gerçeklerden de korkmuyorum.
Neden korkayım?
Bir bilimsel bulgu inancımı tehdit ediyorsa önce kendime şunu sorarım:
Tehdit edilen gerçekten inancım mı, yoksa inanç adına doğru kabul ettiğim bilgi mi?
Bence asıl ayrım burada.
Dünya’nın milyarlarca yıllık geçmişi olması beni rahatsız etmiyor.
Evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıl önce çok sıcak ve yoğun bir hâlden genişlemeye başlaması da inancımla kavga etmiyor.
Canlıların zaman içerisinde değiştiğini ve ortak atalardan geldiğini gösteren bilimsel verilerden de kaçmıyorum.
Çünkü bunların hiçbiri bana “Yaratıcı yoktur” demiyor.
Bunlar doğanın nasıl işlediğine ilişkin bilgiler veriyor.
Burada biz mütedeyyin insanların da zaman zaman düştüğü bir hatayı söylemeden geçemem.
Bilimsel bir keşif yapılıyor.
Ardından hemen bir ayet bulunuyor:
“Bakın, Kur’an bunu 1400 yıl önce söylemişti.”
Buna ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum.
Neden mi?
Çünkü Kur’an’ın doğruluğunu bugünkü bilimsel açıklamalara bağladığımız anda, farkında olmadan bilimi Kur’an’ın hakemi yapmış oluruz.
Oysa Kur’an insanlığa gönderilmiş bir rehberdir; fizik, biyoloji ya da astronomi kitabı değildir.
Kur'an, insana evrenin kaç yaşında olduğunu değil, o evrende nasıl bir insan olması gerektiğini anlatır.
Bilim ise doğanın ve evrenin nasıl işlediğini araştırır.
Yine Kur’an insana, gördüğünün üzerinde düşünmesini, aklını kullanmasını ve bütün bunların ne anlama geldiğini sorgulamasını söyler.
Biri “nasıl?” sorusunun peşinden giderken diğeri “niçin?” sorusunu unutturmamaya çalışır.
Bu nedenle, Yaratıcı’yı, bilimin henüz açıklayamadığı boşluklara yerleştirmiyorum.
Çünkü bilim o boşlukları doldurdukça geri çekilmek zorunda kalan bir Yaratıcı anlayışı bana göre oldukça kırılgan bir inançtır.
Ben Yaratıcı’yı bilimin açıklayamadıklarında değil, açıkladığı muazzam düzenin içinde de görüyorum.
Bir hücrenin nasıl bölündüğünü öğrendiğimde inancım azalmıyor.
Evrenin büyüklüğünü öğrendiğimde Yaratıcı küçülmüyor.
Tam tersine benim küçüklüğüm daha görünür hâle geliyor.
Harari ile Esed’i yan yana koyduğumda gördüğüm tablo bu.
Harari, insanın “Bilmiyorum” diyerek nasıl büyük bir bilgi ve güç elde ettiğini anlatıyor.
Esed ise güçlenen insanın bu gücü mutlaklaştırmasının tehlikesine dikkat çekiyor.
Ben bilimin karşısına dini koymuyorum.
Birini korumak için diğerini küçültmeye de ihtiyaç duymuyorum.
Bilim bana evrenin derinliklerini gösterebilir.
Ama “Nasıl bir insan olmalıyım?” sorusunu teleskoba sormam.
Çünkü teleskop çok uzağı gösterebilir.
Ama nereye gitmem gerektiğini söylemez.
Bilime güveniyorum.
İnancıma da güveniyorum.
Ve “Bilmiyorum” diyebilmenin yalnızca dindarın değil, hepimizin ihtiyacı olan bir tevazu olduğunu düşünüyorum.
Harari’nin anlattığı bilimsel devrim de zaten bu büyük kabulle başlamadı mı?
Bilmiyoruz.
Ben yanına bir cümle daha koyuyorum:
Bilmiyor olmamız, olmadığı anlamına gelmez.
















