Amerikalı davranış bilimci John B. Calhoun, bin dokuz yüz altmışlı yıllarda son derece basit ama bir o kadar da sarsıcı bir deney yaptı.
Fareler için kusursuz bir yaşam alanı kurdu.
Sınırsız yiyecek vardı.
Sınırsız su vardı.
Barınma sorunu yoktu.
Dış tehdit yoktu.
Açlık yoktu.
Hastalık yoktu.
Kâğıt üzerinde tam anlamıyla bir ütopya.
Başlangıçta her şey yolundaydı. Fareler çoğaldı. Nüfus hızla arttı. Herkes mutlu gibiydi.
Sonra bir şeyler oldu.
Ama dışarıdan gelen hiçbir şey yoktu.
Sosyal düzen bozulmaya başladı. Saldırganlık arttı. Anneler yavrularını terk etti. Bazı bireyler tamamen içine kapandı. Kimileri sebepsiz yere şiddet uyguladı. Kimileri hiçbir şeye karışmamayı seçti.
Üreme durdu.
Ve en sonunda, hiçbir dış etken olmadan, koloni kendi kendine çöktü.
Calhoun bu süreci tek bir kavramla tanımladı:
Davranışsal çöküş.
Deneyin en çarpıcı sonucu şuydu:
Sorun kaynak eksikliği değildi.
Sorun anlamın, rolün ve bağların kaybolmasıydı.
Bugün bu tabloya bakıp “fare deneyi” deyip geçmek zor.
Çünkü şehirlerimiz, dijital hayatımız ve sosyal ilişkilerimiz giderek bu ütopyaya benzemiyor mu?
Her şey var.
Alışveriş bir tuş uzağında.
Eğlence sınırsız.
İletişim yirmi dört saat açık.
Ama insanlar daha yalnız.
Daha öfkeli.
Daha umursamaz.
Kalabalıklar içindeyiz ama görünmeziz.
Herkes birbirine çok yakın ama kimse kimseye temas etmiyor.
Calhoun’un fareleri gibi biz de iki uç arasında savruluyoruz.
Ya aşırı saldırganlaşıyoruz…
Ya da tamamen geri çekilip kabuğumuza giriyoruz.
Ortak alanlar var ama ortak değerler yok.
Roller belirsiz.
Sorumluluklar muğlak.
Aile zayıflıyor.
Komşuluk kayboluyor.
Meslek ahlakı aşınıyor.
Toplum, sadece yan yana duran bireylerden ibaret hale geliyor.
En çarpıcı benzerlik ise gelecekte gizli.
Fareler üremeyi bıraktığında koloni bitmişti.
Bugün de birçok toplumda doğum oranları düşüyor. Gelecek fikri erteleniyor. İnsanlar “yarın” kurmak istemiyor.
Çünkü anlamını kaybeden bir düzen, kendini sürdürmek istemez.
Calhoun, insanları farelerle eşitlemedi.
Ama çok net bir şey söyledi:
Bir toplum sadece maddi ihtiyaçları karşılayarak ayakta kalamaz.
Anlam üretmeyen, bireye rol vermeyen, emeği ve bağı değersizleştiren her sistem, eninde sonunda kendi içinden çöker.
Belki de asıl soru şu:
Biz gerçekten ilerliyor muyuz,
yoksa konforu artırırken toplumu yavaş yavaş çözüyor muyuz?
Fare ütopyası çöktü.
Çünkü kimseye “neden yaşadığı” sorusunun cevabı kalmamıştı.
Bugün aynı soruyu kendimize sormanın tam zamanı.
















