Kıymetli okurlarım, değerli kardeşlerim…
Bu topraklarda her gün yeni meseleler doğuyor ama bazı konular vardır ki, gündemle değil kaderle ilgilidir.
Kıbrıs meselesi tam da öyle bir konu.
Ve artık, her şeyden önemli hale geldi.
Seçim bitti, ders başlamadı
Kıbrıs’ta seçim yapıldı.
Açık konuşayım, beklediğim sonuç çıktı.
Türkiye’nin desteklediği Cumhurbaşkanı Ersin Tatar kaybetti.
Ama asıl kaybeden sadece bir aday değil…
Bir anlayış, bir bakış, bir strateji kaybetti.
Seçim sonuçları açıklandığında Sayın Bahçeli’nin sert çıkışını izledik.
“82 plaka” çıkışı, sadece bir tepki değil, aslında gecikmiş bir haykırıştı.
Çünkü biz, bu sonuca gelene kadar yapılması gerekenleri yapmadık.
Rehavete kapıldık, “nasıl olsa biz ezer geçeriz” dedik.
Ve ağır ağır battık.
Tıpkı Fransızların meşhur hikâyesindeki kurbağa gibi…
Suyu yavaş yavaş ısıttılar, biz de ılık suyun keyfini çıkardık.
Sonra fark ettik ki, çoktan haşlanmışız.
Güç zehirlenmesi
Bu yenilgi bir günde olmadı.
Yılların biriktirdiği “güç zehirlenmesi”nin sonucu bu.
Kibir, rahatlık ve hafife alma…
Devlet ciddiyetinin yerini “biz hallederiz” havası aldı.
Oysa diplomasi sahası, hamasetle değil akılla yürür.
Ve biz o aklı sahada değil, masada kaybettik.
Kıbrıs’ta bugün sahada kim var biliyor musunuz?
İngiltere, Amerika ve İsrail.
Üçü de farklı menfaatlerle aynı noktada buluştu.
Bizse hâlâ “demokrasi, kardeşlik, özgürlük” sloganlarıyla oyalanıyoruz.
Beşinci kol: İçimizdeki sessiz ordu
Asıl tehlike dışarıda değil, içeride.
Yıllardır görmezden geldiğimiz “beşinci kol faaliyetleri” işte tam bu.
Yani, yabancı istihbaratların kendi çıkarları için içeride yetiştirdiği, fonladığı, yönlendirdiği unsurlar.
Kimi sivil toplum maskesi takıyor, kimi gazeteci kılığına giriyor, kimi dost gibi davranıyor.
Ama hepsi aynı hedefe hizmet ediyor: Türkiye’yi kendi toprağında zayıflatmak.
Ve biz ne yaptık?
Sadece seyrettik.
Tespit ettik, not aldık, unuttuk.
Bu meselede devletin refleksi geç kaldı.
Oysa refleks dediğin, düşünmeden harekete geçmektir.
Biz düşündük, konuştuk… ama hareket etmedik.
Türk istihbaratına da bir not düşelim:
Bu söz eleştiri değil, hatırlatmadır.
İzlemek yetmez, önlem almak gerekir.
Oyun artık sadece sahada değil, masada da kuruluyor.
Ve biz masadaki oyunu hâlâ çözemedik.
Paranın dili, milletin iradesini susturdu
Kıbrıs’ta seçim döneminde milyarlarca dolar ve milyonlarca sterlin havada uçuştu.
Amerikan doları, İngiliz sterlini ve o sarı metal: altın.
Yani Batı’nın en eski silahı.
Biz ne yaptık?
Yine seyrettik.
“Demokrasimiz dünya seviyesinin üstünde” dedik.
“Kardeşlik, adalet, müsavat” dedik.
Oysa İttihat ve Terakki zihniyeti, bir gol daha attı bizim romantik çiçek-böcek masallarımıza.
Ve sonuç:
Seçime katılmama ya da oy vermeme karşılığında dağıtılan para miktarı akıllara durgunluk verdi.
Bir kez daha, maliyeti bir sentlik yüzlük banknotlar, bir milletin kaderini belirledi.
Kıbrıs: vazgeçilmez, devredilmez, tartışılmaz
Peki şimdi ne olacak?
Kıbrıs, parayla mı teslim edilecek?
Asla.
Kıbrıs’tan vazgeçmek, bir toprağı değil, bir onuru kaybetmektir.
Kıbrıs, Türk milletinin Akdeniz’deki namusudur.
O ada sadece stratejik değil, tarihîdir.
Orada atalarımızın kanı vardır.
Ve kimse kusura bakmasın, o kan parayla ölçülmez.
Gerekirse yeniden Türk nüfus yerleştiririz.
Gerekirse sıfırdan başlarız.
Ama o toprak, teslim edilmez.
Savaş dâhil her şeyi göze alırız.
Çünkü bazı davalar vardır, maliyetle değil inançla yürütülür.
Tarih yazıyor, hesap birikiyor
Bugün Kıbrıs bir kez daha turnusol kâğıdıdır.
Kim dost, kim düşman; kim Türk, kim satılmış; hepsini gösteren bir sınav.
Ve emin olun, tarih defteri açık.
Bu defter, günü geldiğinde hesabı da yazar.
Kıbrıs bizimdir.
Sadece bugün değil, sonsuza kadar.
Çünkü vatan dediğin yer, üzerinde sadece yaşadığın değil, uğruna ölmeyi göze aldığındır.















