Değerli Türk Milleti,
Mübarek Kurban Bayramı’nı geride bıraktık.
Memleket, bayram boyunca özlediği manevi havayı bir nebze olsun soludu, hamdolsun.
İşte bu kısa soluklanma, uzun süredir zihnimi meşgul eden bir meseleyi derinlemesine düşünme ve araştırma fırsatı verdi bana.
Şimdi sormak istiyorum:
İsrail, Amerikan, İngiliz ve diğer düşman istihbarat servisleri nasıl oluyor da farklı coğrafyalarda, farklı sosyal sınıflardan, farklı yaşlardan ve farklı görevlerdeki insanlarımızı aynı cümleleri ezberleyecek hâle getiriyor?
Aynı sözleri, aynı sıra ile aynı coşkuyla ve neredeyse bir zikir gibi nasıl tekrar ediyorlar.
Üstelik hangi okulu bitirdiklerinin ya da hangi tabakadan geldiklerinin hiçbir önemi yok!
Tamam, algı yönetim tekniklerini az çok biliyoruz.
Mesela meşhur “25. kare” meselesi…
Saniyede 24 kareyle akan bir videoya, gözle fark edilemeyen ama beynin bilinçaltında algıladığı gizli bir 25. kare eklenmesiyle, insanların davranışlarının yönlendirilebileceği iddia edilir.
Reklamcılıktan siyasete, bu tür gizli mesajlarla zihinlerin etkilenmesi uzun süredir tartışılıyor.
Ama belli ki artık daha gelişmiş, daha karmaşık yöntemler var.
Son günlerde şunu fark ettim,
Birbirinden tamamen bağımsız, birbirinden kilometrelerce uzakta yaşayan insanlar, neredeyse aynı kalıpta konuşuyorlar:
“Yirmi beş yıldır aynı adam yönetiyor.
Ben başka birini görmedim.
Değişim istiyoruz, bu en doğal hakkımız!
Bir darbe görmedik, bir 28 Şubat'ımız olmadı, bizim de bir Kenan Evren'imiz olsun!
Kendi acımızı yaşamak istiyoruz.
Elli yaş üstü yok olmadıkça özgür olamayacağız!”
Devamı da var:
“Reis kimseyi bırakmıyor, herkesi yok ediyor.
Adaleti, polisi, orduyu, MİT’i kendi kontrolüne aldı.
Ümit Özdağ bile tutuklandı. Suçu belli değil!
PKK ile iş birliği yapanlara bir şey yok, ama yasal partilerle görüşenler yargılanıyor!”
“Ekrem Başkan aday oldu diye üstüne geliyorlar.
Diploma hikâye, yolsuzluk bahanesi…
Sarayın gazetecileri, hâkimleri, savcıları ortak çalışıyor.”
Ve sonra hep aynı cümle:
“Teslim olmayacağız.
AK Parti ülkeyi sattı…"
Bu söylemleri dillendirenlerin en yakınıyla aramda birkaç metre, en uzağıyla aramda iki bin beş yüz kilometre vardı.
Ama söyledikleri bire bir aynıydı. Sıralama bile değişmiyor.
Bu bir tesadüf mü?
Sanmıyorum…
Bu cümleler;
Birden çok iletişim aracıyla, gizli frekanslarla, bilinçaltına yerleştirilen sinyallerle, radyo arkası alt seslerle hazırlanmış propagandalar.
Bu şekilde toplumun zihni kirletiliyor.!!!
Ve ardından ekonomik saldırılar geliyor. Sofralar zayıflatılıyor.
Böylece halkın öfkesi yönlendiriliyor.
Anlaşılan o ki; Çok büyük bir ‘algı harekâtı’ ile karşı karşıyayız.
Bu yöntem; insanları kendi milletine düşman, kendi devletine yabancı, kendi tarihine kinli hâle getiriyor.
Adeta mankurtlaştırıyor!
Bir parti liderinin "Gelirim, darma duman ederim. Sabrımızı taşırma!" sözleri, bu tehlikenin nereye evrildiğini gösteriyor.
Dizi filmlerden, oyun platformlarından, sosyal medyada 'fenomen' adıyla dolaşan ajanlardan, bazı sanatçıların sahnedeki kışkırtmalarına kadar her şey bu sistemin parçası.
Ve elbette yönetim içindeki bazı hatalar, eksiklikler de bu oyunun tuzu biberi oluyor.
Ama açık konuşalım:
Bu, sıradan bir eleştiri meselesi değil.
Bu, organize bir beyin yıkama süreci.
Ve gözlemlediklerim, aldığım eğitim ve mesleki sorumluluğum bana bunu söylüyor.
Bundan sonrası devletin, istihbaratın, akademinin ve milletin işidir.
Şu sorular artık cevap bulmalı:
- Bu ortak cinnet hâli nasıl sağlanıyor?
- Hangi tekniklerle kitleler tek hedefe yönlendiriliyor?
- Peki o meşhur "G Günü" geldiğinde ne olacak? Yani sokakların karışacağı, kaosun başlayacağı o sinyal hangi anda ve kimler tarafından verilecek?!!!
- Beyinleri aynı yöne bakan, aynı ezberi tekrar eden bu kitle hangi şifreyle harekete geçirilecek?Hangi dış servisler işin içinde?
Bu ülkeyi seven herkesin gözünü açması gerekiyor.
Çünkü bu zihniyet iktidara gelirse, bir bin yıl daha esaret kaçınılmaz olabilir.
Gizli, kirli, karanlık planlar ancak açık bir araştırmayla, dikkatle, bilinçle ortaya çıkar.
Haydi iş başına…
Yarın çok geç olabilir!















