Geçtiğimiz günlerde Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesine gittim.
Onikişubat, Dulkadiroğlu ile birlikte Kahramanmaraş’ın iki merkez ilçesinden biri.
Oraya, TOKİ tarafından yaptırılması planlanan bir spor salonunun projesini incelemek için gitmiştim. Ancak deprem bölgesinde yalnızca önünüzdeki işe bakıp dönmeniz mümkün değil. Mühendislik alışkanlığıyla gözüm ister istemez çevredeki binalara, çatlaklara, boş kalan parsellere ve yeniden yükselen şantiyelere takıldı.
Çünkü o coğrafyada her sokak, 6 Şubat’ın bıraktığı ayrı bir cümleyi taşıyor.
6 Şubat 2023’te Pazarcık ve Elbistan merkezli iki büyük deprem, 11 ilimizi ve çok geniş bir coğrafyayı etkiledi. On binlerce insanımızı kaybettik. Yüz binlerce yapı yıkıldı ya da ağır hasar gördü.
Aradan geçen zamana rağmen bölgedeki manzara karşısında şu soruyu sormadan edemedim:
Depremi önlemek mümkün değildi. Peki bu kadar büyük bir yıkım önlenebilir miydi?
Onikişubat’ta karşılaştığım görüntü, cevabın yalnızca binanın yaşında veya betonunda aranamayacağını gösteriyordu.
İlçenin yüksek kesimleri Ahır Dağı’nın eteklerine yaslanıyor. Burada arazi eğimli, yerleşim ise çoğunlukla az katlı yapılardan oluşuyor. Merkezden güneye doğru inildikçe eğim azalıyor ve Kahramanmaraş Ovası’nın batı kesimlerine ulaşılmaya başlanıyor.
Bu yüksek ve eğimli bölgelerde 50-60 yıllık binalar gördüm.
Yapıların çoğu birkaç katlıydı. İnşa edildikleri dönemde kullanılan beton ve demirin kalitesini, bugünün standartlarıyla kıyaslamak mümkün değil. Buna rağmen bazı binalarda birkaç sıva çatlağı dışında dikkat çekici bir hasar görülmüyordu.
Bu tablo, yapıların az katlı olmasının yanı sıra zemine uygun biçimde oturmasının da önemli olduğunu düşündürüyordu.
Güneye, ova kesimine doğru inildiğinde ise görüntü değişiyordu.
Geçmişte tarım amacıyla kullanılan bu düzlüklerde daha yoğun ve daha yüksek bir yapılaşma vardı. Üstelik yıkılan veya ağır hasar gören binaların arasında oldukça yeni yapılar da bulunuyordu.
Sahadaki gözlemlerim ve bölgede görüştüğüm insanların anlattıkları, yıkımın, maddi hasarın ve can kayıplarının özellikle ova üzerindeki yoğun yapılaşmanın bulunduğu kesimlerde ağırlaştığı yönündeydi.
Elbette bu gözlem tek başına bilimsel bir rapor değildir.
Yıkımı yalnızca zemine bağlamak da doğru olmaz. Malzeme kalitesi, taşıyıcı sistem, işçilik, proje, uygulama ve denetim bir bütünün parçalarıdır.
Ancak aynı merkez ilçenin yüksek kesimlerindeki 50-60 yıllık, birkaç katlı binalar ayakta kalırken ova üzerindeki bazı yeni ve yüksek yapıların yıkılması, zemin ile yapı arasındaki ilişkinin görmezden gelinemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor.
Yeni bina, kendiliğinden güvenli bina demek değildir.
Bir binanın yeni deprem yönetmeliği döneminde yapılmış olması, bulunduğu zemine uygun projelendirilip doğru uygulanmadıysa tek başına güvence sağlamaz. Kat yüksekliği, bina ağırlığı, temel sistemi ve taşıyıcı düzen, zeminin özellikleriyle birlikte değerlendirilmelidir.
Zayıf zemine hiç yapı yapılamaz mı?
Böyle kesin bir hüküm de doğru olmaz.
Ancak bunun için ayrıntılı zemin araştırması yapılması; yer altı suyu, sıvılaşma, taşıma gücü, oturma ve zemin büyütmesi gibi etkilerin hesaplanması gerekir. İhtiyaç varsa zemin iyileştirmesi, kazıklı temel, fore kazık gibi derin temel sistemleri ve benzeri mühendislik uygulamaları eksiksiz biçimde hayata geçirilmelidir.
Üst yapıyı doğru projelendirmek tek başına yeterli değildir. Bina ile zemin birlikte düşünülmelidir.
Çünkü zemin, üzerindeki binanın nüfus cüzdanına bakmaz. Yeni mi, eski mi diye sormaz. Kendisine uygun yapılmamışsa ilk büyük sınavda cevabını verir.
Onikişubat’taki gözlemlerimi Bursa açısından düşündüğümde karşıma aynı soru çıkıyor:
Biz, üzerine yapı yaptığımız zemini ne kadar tanıyoruz?
Bursa Teknik Üniversitesi uzmanlarıyla yaptığım görüşmelerde, Yıldırım’da yürütülen çalışmalar sırasında birbirine yalnızca 300 metre uzaklıktaki iki noktada bile farklı zemin profilleriyle karşılaşılabildiği belirtildi.
Bu bilgi Bursa açısından son derece önemlidir. Çünkü aynı mahallede, hatta aynı cadde üzerinde bulunan iki yapının deprem karşısındaki durumu birbirinden farklı olabilir.
Zemin, belediye sınırlarına veya imar paftalarında çizilen düz çizgilere göre değişmiyor.
Jeolojinin kendi sınırları var.
Bugün Özlüce çevresinde, Yıldırım’ın ova üzerinde kalan bazı bölgelerinde ve Osmangazi’nin çeşitli kesimlerinde yüksek yapılar görüyoruz.
Buradan hareketle bu binaların güvensiz olduğunu söylemek doğru olmaz. Ancak vatandaşların şu sorulara açık ve güvenilir yanıtlar beklemesi en doğal hakkıdır; kent yöneticilerinin görevi ise bu yanıtları bilimsel verilerle ortaya koymaktır:
Bu yapıların zemin araştırmaları hangi ayrıntıda yapıldı?
Zeminin yüksek yapılaşmaya uygun olup olmadığı nasıl belirlendi?
Gerekli görülen yerlerde zemin iyileştirmesi veya kazıklı temel uygulandı mı?
Bu uygulamalar yeterince denetlendi mi?
Teknik çalışmalar eksiksiz yapıldı, uygun temel sistemleri uygulandı ve süreç doğru denetlendiyse bu veriler zaten soruların yanıtını verecektir. Ancak gerekli araştırma, uygulama veya denetim eksik kaldıysa binanın yeni olması tek başına güvence sağlamaz.
Amacım insanları tedirgin etmek değil.
Amacım, Onikişubat’taki yıkım tablosuyla Bursa’da karşılaşmadan önce gerekli önlemleri almaktır.
Özellikle ova ve alüvyon zeminler üzerinde kat yüksekliği belirlenirken yalnızca emsal, nüfus veya yatırım talebi dikkate alınmamalıdır. Zeminin taşıma kapasitesi, sıvılaşma ihtimali ve deprem sırasındaki davranışı kararın temelini oluşturmalıdır.
Zeminin uygun olmadığı bölgelerde yüksek yapılaşmaya izin verilmemeli; gerekli mühendislik çözümleri uygulanmadan ruhsat düzenlenmemelidir. Başta yerel yönetimler olmak üzere ilgili bütün kamu kurumları, meslek odaları ve denetim kuruluşları bu konuda sorumluluk üstlenmelidir.
Bu sütunlarda Bursa’nın deprem tehlikesini defalarca yazdım. Aynı uyarıları tekrarlamak insana keyif vermiyor. Fakat deprem, biz konuşmaktan sıkıldık diye gündemden çıkmıyor.
Üstelik deprem takvimi, seçim takvimine göre işlemiyor.
Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin JICA ile yürüttüğü çalışma kapsamında 536 bin binaya ilişkin veri toplanması, zemin özellikleri ve davranış haritalarının güncellenmesi, 12 ayrı deprem senaryosunun hazırlanması önemlidir.
Bursa Teknik Üniversitesi ekiplerinin Yıldırım ve Gemlik’te yürüttüğü ayrıntılı zemin haritalama çalışmaları da değerli bir başlangıçtır.
Tam da bu yazıyı kaleme aldığım sırada, Bursa Teknik Üniversitesi’nde JICA ve Bursa Büyükşehir Belediyesi iş birliğiyle düzenlenen seminerden dikkat çekici sonuçlar açıklandı.
Bursa’daki 13 organize sanayi bölgesinde bulunan 2 bin 666 yapı üzerinde yapılan senaryo analizlerine göre, 500’den fazla sanayi yapısının olası bir depremde hasar görebileceği belirtildi. Özellikle Bursa, Kestel, Uludağ, İnegöl ve Mustafakemalpaşa organize sanayi bölgelerinin daha yüksek risk taşıdığına dikkat çekildi.
Burada sevindirici olan, ortaya çıkan tablo değil; riskin artık genel ifadelerle değil, bilimsel verilerle konuşulmasıdır.
Ancak bu veriler aynı zamanda ciddi bir uyarıdır. Bursa sanayisinde meydana gelecek büyük bir hasar yalnızca binaları değil; üretimi, istihdamı, ihracatı, lojistiği ve tedarik zincirini de etkileyecektir.
Aklın yolu birdir:
Önce riski bilimsel olarak ortaya koyacağız, ardından yapı ve zemin koşullarına göre gerekli önlemleri alacağız.
Kahramanmaraş’ta sahada gördüğüm gerçek, bugün Bursa’nın sanayi bölgeleri için bilimsel verilerle karşımıza çıkıyor.
Şimdi yapılması gereken, bütün bu çalışmaların bir araya getirilmesi ve Bursa’nın 17 ilçesini kapsayan, sürekli güncellenen, bütünleşik bir zemin ve yapı risk bilgi sistemine dönüştürülmesidir.
Bursa Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde, ilçe belediyelerinin de katkısıyla Bursa Teknik Üniversitesi Deprem Mühendisliği Uygulama ve Araştırma Merkezi ile kapsamlı bir protokol yapılmalıdır. Üniversitenin döner sermayesi üzerinden gerekli kaynak ayrılmalı; mevcut veriler bir araya getirilmeli, eksik bölgelerde sondajlar, jeofizik ölçümler ve ayrıntılı zemin analizleri gerçekleştirilmelidir.
Ortaya çıkacak veriler yalnızca teknik raporlarda kalmamalıdır.
Bursa’nın 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’ndan kentsel dönüşüm alanlarına, rezerv alanlardan yeni sanayi ve konut bölgelerine kadar bütün önemli kararlar bu bilimsel veriler dikkate alınarak verilmelidir.
Özlüce’den Yıldırım’a, Osmangazi’den organize sanayi bölgelerine kadar mevcut ve yeni yapıların zemin verileri şeffaf, denetlenebilir ve gerektiğinde yeniden incelenebilir olmalıdır.
Bunun maliyeti elbette konuşulacaktır.
Ama kapsamlı bir zemin araştırmasının bedeli, yanlış zeminde kurulmuş tek bir mahallenin ödeyeceği bedelle kıyaslanamaz.
Onikişubat bana bir kez daha gösterdi:
Aynı deprem, aynı merkez ilçede her binaya aynı sonucu yaşatmıyor. Aradaki fark bazen beton, bazen demir, bazen işçilik, bazen kat yüksekliği, bazen de binanın altında sessizce duran zemindir.
Bursa, altında ne olduğunu enkaz kaldırırken öğrenmemeli.
Önce zemini tanıyacağız.
Sonra o zeminin üzerine neyi, nerede ve kaç kat yapacağımıza karar vereceğiz.
Çünkü deprem geldiğinde yalnızca binalar değil, bugün verdiğimiz imar ve ruhsat kararları da sınava girecek.
Ve o sınavın telafisi olmayacak.
















