Adli yıl açılışı töreni başladı

TAKİP ET

Yargıtay İsmail Rüştü Cirit Konferans Salonu'nda yeni adli yılın açılışı dolayısıyla tören düzenleniyor.

Yargıda "toplu izin kullanımı" anlamına gelen ve 20 Temmuz'da başlayan adli tatil sona erdi. 2026-2027 adli yılı bugün itibarıyla başladı. Adli Yıl açılış töreni Yargıtay'daki İsmail Rüştü Cirit Konferans Salonu'nda yapılıyor. Tören, saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başladı. 

Törende konuşma yapan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, "Cezaların infazı başlı başına büyük bir sorun teşkil etmektedir. Vakit geçirilmeksizin infazın temel ilkeleri ve amaçları doğrultusunda; insan haysiyetine yakışır, etkili yargısal denetime açık, adil bir gözden geçirme mekanizması içeren, herkes için eşit uygulanabilecek yeni bir infaz kanunu hayata geçirilmelidir" dedi.

DİKKAT ÇEKEN İSİMLER AYNI KAREDE
Törene Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve Ankara Milletvekili Fuat Oktay,  Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan ve hukuk camiası katıldı.

Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliği'nin genelgesiyle 20 Temmuz'da başlayan adli tatil boyunca, adliyelerde görev yapan nöbetçi mahkemeler, tutuklusu olan ve acil nitelik taşıyan davalara baktı. Yüksek yargı organları Danıştay ve Yargıtay'da da bu süreçte nöbetçi heyetler görev yaptı. Anayasa Mahkemesi ise adli tatil kapsamında yer almadı.

TBB BAŞKANI SAĞKAN'IN KONUŞMASININ SATIR BAŞLARI
Erinç Sağkan'ın konuşması şöyle: 

"Terörün ülkemiz gündeminden çıkarılması ve toplumsal bütünleşmenin sağlanmasına yönelik iradenin; çatışma ve ihtilafların hukuk yoluyla geride bırakılabilmesi bakımından tarihsel bir imkân olduğunu belirtmek gerekir. Zira yaklaşık kırk yıldır devam eden terör süreci, yalnızca şehitlerimiz ve sivil kayıplarımız gibi korkunç sonuçlarıyla değil; aynı zamanda demokrasimizde ve hukuk pratiğimizde de derin krizlere yol açmasıyla bu yönde belirleyici olmuştur. 

Terörle mücadele gerekçesiyle kamusal yetkiler alabildiğine genişletilmiş; olağanüstü hallerle başa çıkmanın yöntemleri kurumsallaştırılarak adeta olağanlaştırılmıştır. Yine aynı dönemde suç kavramının anlamı da değişmiştir. Siyasi, ekonomik, toplumsal ve çevresel alanları içine alan çok daha geniş bir tehdit ve tehlike anlayışı ceza hukukunun merkezine yerleşmiş; böylelikle olağanüstü önlemler almak ve güç kullanmak daha kolay meşrulaştırılmıştır.

"SADECE SİLAHLAR SUSMADI, DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNİN TAM İNŞASI"
Tam da bu nedenle bugün önümüzde duran meselenin, sadece silahların susması olarak değil; aynı zamanda demokratik hukuk devletinin tam manasıyla inşası ve toplumsal bütünleşmenin hukuk aracılığıyla tesisi olarak görülmesi gerektiğini önemle belirtmek isterim. Evet, siyasi iradeler çatışma süreçlerini sona erdirebilirler. Ancak toplumsal bütünleşme ve bunun kalıcı olması, yurttaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına alan bir hukuk düzenini gerektirir. Toplumsal barışın güçlenmesi ve şiddetin kalıcı biçimde sona ermesi hepimizin ortak arzusudur. Böylesine tarihi sonuçlar doğuracak bir sürecin hukuki zemininin de açık, öngörülebilir, denetlenebilir ve anayasal ilkelerle uyumlu olması beklenir. Bu sorumlulukla ifade etmek isterim ki; böyle bir düzenlemeyi kalıcı kılacak olan vaatlerden öte, taşıdığı hukuki sağlamlık ve hukuk devleti güvencesidir.

Türkiye Barolar Birliği olarak Yüce Meclis çatısı altında kurulan komisyonda görüş ve önerilerimizi ifade etme şansı bulmuştuk. Bunların bir bölümünün komisyon raporuna yansıdığını da gördük. Bundan sonraki aşamada da ulus-devlet anlayışı ve üniter yapı içerisinde kalıcı toplumsal bütünleşmenin hukukun güvencesi altında tesisi için kurumsal birikimimizle katkı sunmaya hazır olduğumuzu önemle belirtmek isterim.

"DÜNYANIN İÇİNDE BULUNDUĞU HAL, EVRENSEL HUKUKA BAĞLILIĞIN SAMİMİYETİNİ SINAMAKTA"
Sayın Cumhurbaşkanı Vekilim; dünyanın içinde bulunduğu hal, yaşanan büyük acılar, savaşlar ve adaletsizlikler evrensel hukuka bağlılığın samimiyetini her defasında yeniden sınamaktayken; insanlığın ortak vicdanının yaralandığı bu dönemde sınanan yalnızca milyonlarca masum değil, İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden “Bir daha asla!” cümlesiyle kurulan uluslararası hukuk düzeninin bizzat kendisidir. İşte böyle bir dönemde uluslararası insancıl hukuku ve barışı savunmak, bu kapsamda etkili rol alabilmek —az önce de ifade ettiğim üzere— tarih önünde kayda değer bir duruş olmakla birlikte; bu tutum, kendi hukuk sistemimizi tam anlamıyla bağımsız bir yapıya büründürmek, evrensel hukuk kurallarına tam riayet etmek ve eksiksiz demokrasiyle anlam kazanır. 

Bu kapsamda ülkemizin demokratik kültürünün, hukuk ve yargı düzeninin güçlendirilmesini temel görevlerimizden biri olarak kabul ettiğimiz için bu kürsüden hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı bakımından yanlış gördüğümüz uygulamaları da konuşmayı, adaletin sorunlarını erklerin huzurunda dile getirmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz.

"HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ"
Hukukun üstünlüğü, devletin hukuk üretme kudretinden önce kendi koyduğu hukuka bağlı kalabilme iradesini ifade eder. Hukukun üstünlüğünün başat göstergesi; yurttaşa hangi kuralların konulduğu kadar, iktidarın da hangi sınırlar içerisinde tutulduğudur. Devletin kendi gücüne hukuk eliyle sınır çizebilmesi, demokratik düzenin en ileri olgunluk ölçütlerinden biridir. Bunun en önemli göstergesi ise kuşkusuz bağımsız yargı kararlarına riayettir. Adalet; yargı kararının verilmesi kadar, uygulanmasıyla varlık kazanır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının gereğinin yerine getirilmesi; kamu makamlarının takdirine bırakılmış bir tercih değil, Anayasa’nın ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerin yüklediği hukuki bir yükümlülüktür. Anayasa’nın bağlayıcı kıldığı bir hükmün uygulanması tercihlere, siyasi değerlendirmelere veya kararın sonucuna göre değişemez. Aksi halde tartışma tek bir yargı kararını aşar, Anayasa’nın devlet düzeni içindeki anlamının sorgulanmasına kadar uzanır.

Yargı sistemimiz bakımından son dönemde en çok öne çıkan bir diğer husus; kişi özgürlüğünü sınırlayan bir ceza muhakemesi işlemi olarak tutuklama tedbirinin ve tutuklamaya alternatif oluşturmak amacıyla düzenlenen bazı adli kontrol tedbirlerinin, kanunda yazılı koşullar dikkate alınmadan ve ölçüsüz şekilde adeta birer ceza ve yaptırım aracı olarak kullanılmasıdır. Gözlemlerimiz, ceza muhakemesi yargılama süreçleri ile infazın iç içe geçtiği yönündedir.

"YENİ İNFAZ KANUNU HAYATA GEÇİRİLMELİ"
Ceza soruşturmalarındaki gizlilik ilkesinin bizzat kamu makamları tarafından ihlal edilmesi; kişilerin lekelenmeme hakkını ve masumiyet karinesini ağır derecede zedelemekte, toplum nezdinde itibarsızlaştırılmalarına ve damgalanmalarına neden olmaktadır. Bu tür hukuka aykırı uygulamalar, ceza adalet sistemine karşı derin ve yaygın bir güvensizlik oluşturmaktadır.

Cezaların infazı ise başlı başına büyük bir sorun teşkil etmektedir. Sık değiştirilen mevzuat ve idare gözlem kurullarının özellikle soyut kararları mağduriyetler yaratmakta; sistem, infazda eşitlik temelinden uzaklaştığı gibi cezalandırmanın en önemli amaçlarından olan caydırıcılık unsurunu da etkisizleştirmektedir. Vakit geçirilmeksizin infazın temel ilkeleri ve amaçları doğrultusunda; insan haysiyetine yakışır, etkili yargısal denetime açık, adil bir gözden geçirme mekanizması içeren, herkes için eşit uygulanabilecek ve yaşanan mağduriyetleri de giderecek yeni bir infaz kanunu hayata geçirilmelidir.

"İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ TEMEL HAKLARDANDIR"
Bireylerin düşüncelerini özgürce açıklayabilmesi ve yayabilmesi anlamında ifade özgürlüğü temel haklardan olup, çekirdek özü her koşulda korunmalıdır. Ülkemizdeki ifade hürriyetini ilgilendiren yargı pratikleri; özgürlük alanlarını genişleten ve koruyan değil, aksine daraltan ve baskılayan bir noktaya varmıştır. Özellikle Türk Ceza Kanunu'ndaki “Kamu Barışına Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenen suç tiplerine dair yargısal süreçlerdeki bazı uygulamalar, ifade hürriyetinin üzerinde büyük bir baskıya dönüşerek “izin verilen düşünce” ve “izin verilmeyen düşünce” ayrımına işaret etmektedir.

Az önce de belirttiğim üzere koruma tedbirlerinin cezalandırmaya dönük biçimde uygulanması, tahliye kararına dahi tahammülün bulunmadığı algısı yaratan ve “hatalı bir değerlendirme” diyerek geçiştiremeyeceğimiz açık hukuka aykırı uygulamalar; düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında toplumun önemli bir kesimi üzerinde baskı ve kaygı yaratmaktadır.

"ADALETE DUYULAN GÜVEN"
Sayın Cumhurbaşkanı Vekilim; bugün Türkiye'de üzerinde ciddiyetle durmamız gereken sorunlardan biri de siyasetin dili ile yargının dilinin giderek birbirine yaklaşmasıdır. Siyasi ihtilafların duruşma salonlarına taşındığı, yargısal süreçlerin hukuki gerekçelerinden çok siyasi sonuçları üzerinden okunduğu bir iklim, adalete duyulan güveni sarsmaktadır. Yargısal kararların hukuki anlamlarından ziyade kime yaradığı, kimi etkilediği, hangi siyasi sonucu doğuracağı daha fazla konuşulmaktadır. Böylesi dönemlerde kararın gerekçesi değil, kararın arkasındaki irade aranmaya başlanmaktadır. İşte yargının araçsallaştığı algısının doğmasına sebebiyet veren bu uygulamaların düzene verdiği en ağır zararlardan birisi de budur.

Yargının itibarı, savunmanın haysiyeti ve yurttaşın adalete güveni aynı zeminde yükselir. Birindeki aşınma diğerine de sirayet eder. Yeni adli yılın başında kendimize sormamız gereken; bu güveni hangi sözlerle tarif ettiğimizden çok, onu gündelik hukuk pratiğinde ne ölçüde karşılayabildiğimizdir.

Sayın Cumhurbaşkanı Vekilim; bir hukuk düzeninin gücü ve meşruiyeti, vatandaşların o sisteme ve adalete duyduğu güvenle ölçülür. Bu güvenin ilk sınandığı yer ise adaletin terazisi olduğu kadar aynı zamanda takvimidir. Anayasa'nın 141. maddesi, davaların mümkün olan en hızlı şekilde sonuçlandırılmasını yargıya bir temenni olarak değil, görev olarak yüklemiştir. Ancak "geciken adalet" sorunumuz her sene dile getirilmekte olsa da artarak devam etmektedir. Bu sorunun çözümünün; önleyici hukuk uygulamalarının geliştirilerek yargı iş yükünün azaltılmasıyla, avukatın bilgi ve belgeye erişiminin önündeki engeller kaldırılarak avukata yetki ve sorumluluk tanınmasıyla mümkün olabileceğine dair görüşlerimizi ilgili makamlarla her fırsatta paylaştık.

"MESLEKTAŞLARIMIZ ŞİDDETE MARUZ KALIYOR"
Yargının kurucu unsurlarından olan savunma mesleği bağımsız ve güçlü olmadan, yargının bağımsızlığından da söz edilemez. Bu bağımsızlığın ve savunmanın etkinliğinin sınandığı hukuka aykırı uygulamalar, hukuk devleti ilkesine zarar vermektedir. Bunların başında bazı savunma faaliyetlerinin bir suçlama konusuna dönüştürülmesi gelmektedir.

Kamuoyunun da yakından takip ettiği birtakım yargısal süreçlerde avukatların mesleki faaliyetlerinin yeterli ve somut deliller bulunmaksızın suçlamaya dönüştürülmesi; hukuka aykırı gözaltı işlemleri ile tutuklama uygulamaları, avukatlık bürolarında usule aykırı şekilde arama ve el koyma işlemleri yapılması, savunma hakkının çekirdeğine dokunan bir eşiktir. Kanun koyucu büro ve konut aramasını sıkı güvencelere bağlamışken, bu güvencelerin aşındığı her işlem yalnızca avukata değil, yurttaşların savunma hakkına da dokunmakta ve adil yargılanma haklarını ihlal etmektedir.

Bu bakımdan meslektaşlarımızın görevlerini baskıdan uzak biçimde yerine getirebilmeleri ve savunma hakkının etkin şekilde kullanılabilmesi için avukatı müvekkiliyle özdeşleştiren anlayıştan uzaklaşılması; mevzuatımızdaki özel soruşturma usullerine riayet edilmesinin ve Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'ne taraf olunması gerekliliğinin altını önemle çizmek isterim.

Avukata yönelen şiddet ise artık münferit olarak görülemeyecek bir yaygınlığa ulaşmıştır. Hemen her gün farklı illerden meslektaşlarımıza yönelen şiddet haberleri gelmektedir. Avukatlar anlaşmazlıkların tarafı olarak görülmekte, şiddete uğramakta ve hatta öldürülmektedir. Bu yıl 28 Nisan'da Bursa'da avukat Hatice Kocaeffe'yi hain bir saldırıda kaybettik. Keza 7 Ocak'ta Yalova'da bir kamu kurumunu temsil ederken görevi başında uğradığı silahlı saldırı sonucu genç meslektaşımız avukat Zekeriya Polat'ı yitirmiştik. Huzurlarınızda kendilerini rahmetle anıyorum.

Bu sorunun çözümünde sonuç alınabilmesi, bireysel olarak verdiğimiz mücadelenin ötesinde bütüncül politikaları gerektirmektedir. Avukata yönelen şiddetin yurttaşların savunma hakkına ve yargının işleyişine yöneldiği göz önüne alındığında; caydırıcı yaptırımlarla karşılanması ve önleyici mekanizmalara ilişkin olarak Adalet Bakanlığı'na ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunduğumuz önerilerin sadece mesleki bir talep değil, doğrudan adalete erişimle ilgili olduğu da değerlendirilmeli ve önerilerimiz gecikmeden hayata geçirilmelidir."