Sevememek…


Garip bir başlık. Olumsuz, itici ve tuhaf kabul edilebilir. İnsan varsa sevgi de vardır denebilir. Doğrudur, sevgi vardır. Peki bu sevgi ne kadar yaşanılabilir haldedir? Sevginin ne olduğunu bile çözmekte zorlanan insanlar sevgiyi yaşamakta ne kadar başarılı olabilirler?

Birçok sebepten; doğumumuzdan itibaren maruz kaldığımız bir durum aslında sevgiyi yaşayamamak ya da gösterememek…

Ve bunun birçok nedeni ve şekli var. Sohbetlerde geçen kimi olaylar ne kadar bocaladığımızın göstergesi aslında. Bir bebeğin kucakta taşınması veya sarılarak uyunması “alışmaması” amaçlı durdurulabiliyor. İnsanların içinden gelene bu kadar direnmesinin ve dokunarak gösterilecek sevginin dışlanmasının ileride neler yaratabilir diye düşünüldüğünü sanmıyorum. Bu yazımda gerekli olduğu için mesafe koymak zorunda kalmış, yoğun olan, çalışan ve bunun ıstırabını çeken, mesafede sevgisini yaşamak zorunda kalan insanları kapsam dışı bırakarak devam edeceğim.

Sevgi görmeyen ya da sevgiyi koşullu gören kişi sevgi gösterebilir mi? Gösterdiğine inandığı sevgi ne kadar gerçektir?

Kucağa alındığında ya da yanında uyunduğunda şımaracağına ve bu sevgi yumağına alışacağına inanılarak büyütülen bir insanın gelecekte bir insana sevgisini gösterdiğinde o insan tarafından üzüleceğine inanmasından daha doğal bir şey olamaz. Sürekli üzülmek ve kırılmaktan korkan ve bu sebeple sevgisini göstermeyen bir insanın hayatı doya doya yaşadığını söylememiz mümkün olmaz. Hayatta kahkaha kadar gözyaşı olduğunu da kabul etmek hepimize her zaman zor gelir.

Bu noktada her şey dönüp dolaşıp güven unsuruna geliyor gibi. Şımaracağı düşünülerek sevgi gösterilmeyen çocuk kendine güvensiz olarak büyürken, aşırı ilgiyle ve çarpık bir sevgiyle büyüyen çocuk ise olmaması gereken aşırı bir güven ile büyüyor. Aslında her ikisi de sevgiyi gösterme noktasında “güvensizlik” duygusu olarak nitelendirilebilir diye düşünüyorum.

Ama güvensizliğe bakışı en güzel Goethe’nin Her zaman güvensizlik göstermek, her zaman güvenmek
kadar büyük bir yanlışlıktır.”
Sözüyle açıklamak gerekir diye düşünüyorum.

Aslında bir çoğumuz ilişkilerimizi kurarken en baştan güvenmemek ve temkinli olmak adımıyla başlıyoruz. Bu doğal refleksimizin altında bize yıllarca işlenmiş olan “en çok güvendiklerin seni hayal kırıklığına uğratırlar” önyargısı yattığı gibi bir yandan da bütün sevgimizi sunduğumuz insanların gözünde asla değerli olmayacağımız kanaati de yatar.

Bir insan bu şekilde bütün hayatını geçirebilir. Üzülmeyecek ve kırılmayacaktır. Bu bir denizin kenarında boğulmaktan ya da üşümekten korktuğu için denize girmeyerek sadece denizi izlemekten farksızdır. Oysa akıl sahibi insan boğulmayı engelleyerek ama biraz üşümeyi de göze alarak denizin ne kadar güzel bir şey olduğunu keşfetme yeteneğine sahiptir. Tek mücadele etmesi gereken korkuları, her zaman diri tutması gereken ise insanlara olan güvenidir. Çünkü insanlara güvenini kaybetmiş kişinin hayatı cehennemden farksızdır.